Tag Archive | Kişisel

İnternet Neden İnsanın Sahip Olup, Olabileceği En Önemli Şeydir.

Hayvandan farkı nedir insanın diye sorulduğunda bir çoğumuzun cevabı “beyin”, “zeka” vs olacaktır ve bunlar belli bir noktaya kadar kabul edilebilir yanıtlar olsa da, bugün ben biraz daha farklı bir cevap verip bunu “internet’in neden günümüzde insan için dünyanın en önemli şeyi olduğu” noktasına getirmeyi planlıyorum. Kafamda net olan bir konu olsa da, yazıya tam olarak dökebilecek miyim, emin değilim. Konudan konuya hızla atlama eğilimim bakalım beni yenecek mi…

Eskiden bir makale okuduğumu hatırlıyorum, yine bu soruya farklı bir yanıt veren. Ve o makalenin yanıtı bugün bir çoğumuzu şaşırtacak olsa da “baş parmak” idi. Derinlerine girmeye gerek yok diyerek ana fikirden farklı çok fazla birşey hatırlamadığım gerçeğini gizlememe izin verin, ama kısaca o yazının üstüne kurulduğu mantık şu idi: “Başparmağımız sayesinde nesneleri elimize alıp, onları istediğimiz gibi kontrol edip, kullanabiliyoruz.” Dolayısı ile taşdevri insanı eğer eline bir sopa alıp, bunun ucuna sivri bir taş takmayı beceremeseydi, çakmaktaşlarını birbirlerine sürterek ateş yakamasaydı, kısacası ilkel aletleri yapıp kullanamasaydı, insan belki de bundan onbinlerce yıl önce soyutükenmiş türlerden biri olarak tarihteki yerini alacaktı. Burada tabi ki o aletleri yapmayı, beraberce yaşayıp takım oyunu içinde avlanmayı/hayatta kalmayı “akıl etmek” önemli, ama akıl edip de sadece fiziksel olarak bunları beceremeseydi ne olacaktı? Kısacası ilkel yaşam şartlarında cisimleri eline alıp, bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabileceği aletlere çevirmek, başparmak olmadan imkansızdır. Ve bu yüzden de ilkel insan için başparmak beyinden önemlidir diye bir önermesi vardı o yazının.

Gelelim benim cevabıma. Ama tabi o kadar hızlı değil :) Yine bir soru sormama izin verin. Varsayalım ki bir köpek var, adını tartışmamızı kolaylaştırması açısından “Zibidi” koydum şu an. Ve bu Zibidi diyelim ki, türlü sebepten dolayı (uzaylılar DNA’sı ile oynadılar, radyoaktif bir örümcek tarafından ısırıldı, CIA/NASA çalışmaları sonucu ortaya çıktı…vs) insan kadar zeki. Herhangi bir insanın yapabileceği herşeyi, konuşmak da dahil, yapabiliyor. Bir bilgisayara dikte ettirerek yazı yazabiliyor, ona özel yapılan bir arabayı kullanabiliyor, matematik desen difransiyel hesaplarına bana mısın demiyor…Bu bir mucize olurdu değil mi? Ama kimin için? Biz insanlar için tabi ki. Üzerinde testler yapılması falan gibi olasılıkları bir kenara atalım, Zibidi’yi TV programlarında görürdük, çeşitli seminerlerde karşımıza çıkardı, dergi ve gazetelerde hakkında yazılar, röportajlar okurduk. Tahmin ediyorum adına dini tandanslı bir kült falan da kurulur, müridleri falan olurdu.

Ama bir köpek olarak Zibidi’nin köpek ırkına ne kadar faydası dokunabilirdi? Cevap veriyorum : SIFIR! Zibidi bildiklerinin hiç birisini herhangi normal bir köpeğe öğretemezdi. Zibidi sayesinde diğer köpekler konuşmayı falan öğrenemez, zeka ve kültür geliştiremezdi. Ve Zibidi bir rockstar gibi yaşar, daha sonra da ölür giderdi. Bir anomali, bir ütopik istisna olarak hatırlanırdı, biz insanlar tarafından…Tahmin ediyorum müridleri “3000 yılında geri gelecek” falan gibi şeylere inanmaya devam edebilirlerdi, o ayrı…

Bir kısmınız konuyu sadece bu örnekten yola çıkarak nereye getireceğimi anladınız (diye umuyorum) ama üstünde konuşmaya devam edelim biz yine de. Aynı durumun insanlar için geçerli olduğunu düşünsenize. Hepimizde yine “beyin” var, hepimiz yine “bildiğimiz kadar şey biliyoruz”, hepimiz yine “olduğumuz kadar zekiyiz”, ama bir insan diğerine bu enformasyonu geçiremiyor! Gün geliyor, Yeni Zelanda’dan birisi Tanrı parçacığı olarak ünlenen Higgs Bozon’unun varlığı ispat etti ama bunu diğer insanlara aktaramıyor, aynı Zibidi’nin kendi bildiklerini diğer köpeklere öğretememesi gibi…Süper sicim teorisi sonuca ulaşmak üzere…ama ne yazık ki Yeni Zelanda’lı dostumuz bu yolda yanlız. CERN’dekilere bu bilgiyi ulaştıramıyor, ve hatta CERN falan diye bir yer de yok çünkü İsviçre diye bir yer yok! Çünkü dünyada ülkeler yok, sadece beraber yaşayan primitif insan klanları var (ona da umarım var diyelim). Peki nerede bu onbinlerce yıllık insan uygarlığı? Kısaca söylemek gerekirse uygarlık denilen şey üstüste konulan bilgi birikimi olduğu için ve insanlar birbirlerine kendi öğrendikleri/bildikleri/anladıkları informasyonu gösteremediği için hiç bir zaman oluşamayacak. (Peki Yeni Zelanda nasıl var? diye soranlar beni bulursa onlara kola ısmarlıyorum :P)

Yukarıdaki örneğe karşı çıkanlar olacaktır. “Eğer olduğumuz kadar zeki isek, Yeni Zelanda’lı arkadaşımızın (keşke ona da bir isim koysaydım :)) bu bilgiyi diğer insanlara geçirceğini iddia edeceklerdir, ki benim de bu yazıda bahsetmek istediğim şey tam olarak da bu aslında. Evet, bilinen evrende, zeka ve uygarlık geliştirmeyi başarmış, üstünde yaşadığı gezegenin dominant türü olarak insanız biz! Bu yüzden kendimizi çok önemseme gibi hafif hastalıklı bir eğilimimiz da vardır ama “bizi insanlık olarak biz” yapan şey, zekamızdan daha çok bilgiyi paylaşma becerimizdir!

Edison ampülü icad eder (Tesla konusuna hiç girmiyorum ne yazık ki:( ) hepimizin evinde ampüller yanar. Ford otomobil yapar, tüm insanlar araba kullanır, Fleming penisilin’i icad eder, milyonlarca insanın hayatı kurtulur…Örnekleri artırmamak için kendimi zor tuttum bu noktada :).

Kısacası konu “insanlık” olduğu zaman, sadece ama sadece 1 kişinin herhangi bir konuyu çözmesi/icad etmesi yeterlidir. Çünkü hemen bu bilgi paylaşılır ve tüm insanın yararına (zararına da olarak okuyabilirsiniz bunu örn. Oppenheimer ve Manhattan Proje’si gibi) kullanılır o bilgi. Bizi işte Zibidi’den farklı kılan asıl şey budur.

Sanırım üniversite yıllarında, bir yerlerde “Öklid’yen olmayan geometri” gibi birşeyler okumuştum ya da duymuştum. Çok merak ettiğimi hatırlıyorum, nasıl olabilirdi de bir üçgenin iç açıları toplamı 180 dereceden farklı olabilirdi? Matematik konusunda uzman falan asla değilim, hiç de olmadım, ama sadece bu üçgen sorusu bile beni çok meraklandırmıştı. Bursa’nın en büyük kitapçısı olan Altıparmak’taki Haşet Kitapevi’ne gittiğimi hatırlıyorum. Matematik kitaplarının olduğu bölümü dolaştım ama konu ile ilgili hiçbirşey bulamadım. Çalışanlardan birine sorduğumda ise “Matematik kitapları orada, varsa oradadır” cevabını aldım. Daha sonra 3-4 farklı kitapevini dolaşmama rağmen hiç bir kaynak bulamadım ve o merak da içimde patladı.

Bu olay 94-95 yıllarında falan oluyor, yani insanlık epey gelişmiş bir noktada diye düşünebiliriz. Şimdi de Newton’un dünyasını düşünün, ya da Galileo hatta Kopernik’in…Evet bir insan uygarlığı var. Feodal rejimler, şehirler, krallıklar falan olsa dahi, mağaralarda yaşayıp herkes kendi yemeğini avlamak, ekmeğini pişirmek zorunda değil. Veriyor parasını alıyor ihtiyacı olan şeyi, kısacası günümüze çok benzeyen bir sistemde yaşıyor insanlar, teknolojik olarak geride de olsalar. Ama herkes kendi dünyasına mahkum, %90’ı için bu dünya da içinde yaşadıkları mahalle ve şehirden ibaret. Çin’de birşey icat ediliyor, bunun Avrupa’ya gelmesi on yıllar alıyor, ki o da günlük hayatı değiştirecek bir bilgi ise. Bugünkü fiziğin ana problemi olan “Kuantum mekaniği ve Görelilik arasındaki uyuşmazlık” gibi, belki de bin yıl içinde insan ırkını kurtaracak ama günlük olarak hiçbir işe yaramayan bir bilgi ise sadece ve sadece önemsiz!

Geçmişten günümüze ismi kalan önemli bilimadamlarının hemen hepsi bir lord’un, arşidük’ün yanına kapağı atmayı başaran insanlar. Bilime meraklı olan bu soyluların aynı zamanda bu işle uğraşabilmek için paraları da var. Zamanının isim yapmış bilimadamları (bazen ne yazık ki astrolog olarak – astronom ile karıştırmayın!) da soyluların yanında günlük işlerle uğraşıp para kazanmak zorunda kalmadan, kendilerini bilimsel araştırmalara adayabilmişler. Bazen birisi kalkıp Macaristan’dan Almanya’nın bilmem ne düka’lığına gelmiş, ki orada konu ile ilgili diğer bir önemli bilim adamı ile tanışsın, onun bildiklerini öğrenebilsin diye. Bazıları diğerlerinin öğrencisi olmuş, notlarını okumuş, temize çekmiş, ustasından öğrendiklerini kitap haline getirmiş vs.

Bu adamların bundan yüzlerce yıl önce ortaya koydukları çalışmaların, onların günlük hayatında hemen hiçbir yararı olmadığı gerçeğini de unutmayın. Kimse kalkıp bugün facebook’u icad edip, 2 sene sonra milyar dolar falan da kazanmıyor yani.

Umduğumdan uzun, sandığımdan kısa bir yazının sonunu ise şöyle getirebiliriz. Bilgi paylaşımı, insan için -özellikle günümüz ortamında-, en önemli şeydir. Burada hem tüm insanlıktan, hem de tek bir birey olarak insandan bahsediyorum. Günümüzde internet sayesinde, bundan 20 sene önce öngörülemeyecek şeylere imza atılmakta. İnsanlar dünyanın farklı yerlerinde aynı proje üzerinde çalışabilmekte, gerçek zamanlı olarak konuşabilmekte ve sanki aynı noktadaymış gibi yapmaya çalıştıkları şeyi yapabilmektedirler. Bu tarz bir çalışma ortamının “insanlık” adına yararlarını saymaya çalışmayı bile, suyun neden ıslak olduğunu açıklamaya çalışmak kadar yersiz buluyorum. Aynı zamanda bireylerin internet üzerinden dünya’nın bambaşka bir yerinden bir iş bulup oraya taşınmalarını, evlenmelerini vs. dahi düşünebilirsiniz. Hem insan, hem insanlık için örnekler sonsuz. Kısacası bilginin gerçek zamanlı olarak paylaşılabilmesi, bugün insanın en önemli becerisi ve silahıdır. Bir tahminle de bu yazıyı sonlandırayım ki, eğer internet 100 sene önce kullanılıyor olsaydı, dünya çok daha farklı bir yer olurdu. Mars’ta bir kolonide falan okuyor olabilirdiniz mesela bu yazıyı şimdi.

Yeni PC Aldım (Rage Failed to Create XAudio2 Engine Sorunun Çözümü + Vsynch Sıçmasının Sıvanması)

Intelin sahibi demiş ki 18 ayda bir pc’ler 2 katı hızlanacak deyince o zaman demişler ki haaa demişler bu adamcağızın adı “moore” o vakit bu oluşumun adını Moore Kuralı koyalım demişler. Haa aradan yıllar geçmiş ne olmuş? Bu kural bir komodor64 ejderi gibi orada duruyor. Bir diğer önemli olay ise pc’mizi soğuk tutmamızın gerektiğidir. Ona fan takalım. Fanta ise takmayalım, onu klavyeye dökeriz.

Evet artık bilgisayarlarım 4 yaşına gelmişti o zaman artık yeni bir bilgisayarlar alma zamanıdır diye düşündüm. Bir süredir düşünüyordum ama karım izin vermiyordu. Onun gönlünü kazandım ilk olarak. Milföy hamuru ile börek yaptım. Bu sorunu da kolayca hallettikten sonra gittim bir config yaptım liste olarak yazdım ve bilgisayarları alacağım dükkanlara gittim. Bu liste önemli çünkü alışveriş esnasında bir listeye uygun alışveriş yapılmadığında lüzumsuz şeyler ile eve gelinebiliyor mesela Güç Kaynaa alıp eve geliversem ne olacak? Ayrıca alışverişe aç karna çıkarsan herşeyi alırsın onu da bil.

Yeni bilgisayarı alınca hemen ilk iş son zamanların en kanırtkan oyunları denenir. Hemen denedim. COD MW3. Çok güzelmiş. Hele spec ops kısmında survival oynamak zevkli ama konu o deil. Konu RAGE!

Tabi biz Carmack yalakası bir insanız. Dolayısı ile idsoft ve Bethesta’nın isimlerini görünce dizlerimin mafsallarımız çapraz bağlarımın adeleleri yımışamıştı. Oooo demiştim, işte teknoloji ve hikaye içiçe girip voltranı oluşturan bir oyunu oluşturan bir oyun karşımızda! LAN çok güzel olacak bu. Ama sonra ortaya çıkmasın mı ki, aa bu oyun birton BAG ile piyasaya sürülmesin mi bu komşu ha? Evet öyle. Sonra tabi ben direk kurdum oyunu ve çalıştırmaya çalışınca da bir de ne görsem! aha bir hata mesajı ve bana diyor ki “Failed to create XAudio2 Engine Install DirectX”….Alllaa alaaaaa belamısın nesin? Bunun üzerine hemen şu adımı attım ve gittim oyunun kurulu olduğu klasöre ve oradaki DirectX klasörünün içine kendimi attım ve setup’ı çalıştırtarak zaten 11. sürümde olan directx’imi 11.sürümünü üstüne kurmuş olmadım mı? Oldum. Sonra baktım oyun çalıştı ama bu sefer de vsych olarak da bilinen görüntüde yatay senkronizasyon sorunu ile karşılaştım oyun için de! Ba ba ba! Yani görüntünün bir kısmı meaaauz’u sağa sola oynatınca ekranda yırtılıyor gibimsi sıçkı yayıyordu! Ve koku yapıyordu!

Hemen bunun üzerine baktım video ayarlarında vsynch ile ilgili bir oluşum yok. O zaman dedim hemen ekran kartımın control panel’ine bakayım orada olabilir dedim ve Nvidia ekran kartının Manage 3D Settings – Global Settings – Vertical Synch kısmına geldim ve FORCE ON dedim bir Jedi gibin. Sorun çözüldü. Koku kalmadı. Artık kendimi tamamen kıpçak özbekçesi öğrenmeye adayabilirim.

V-Ray Aç Kollarını Sana Geliyorum!

Saat gece 3:57. Ben bu gece uzun zaman önce girmiş olmam gereken v-ray render işine kor halinde bir Bursa Bıçağını(tm) tereyağından kıl çekercesine, tereyağına batırıyorum. Tereyağının üstünde kıl var. Onu çekiyorum bu kor haline gelmiş Bursa Bıçağımla(tm) ve o kadar kolay oluyor ki bu. Adeta tereyağından kıl çekercesine…Tüm bunları dedikten sonra diyorum bu deyimi bulana 2 çift lafım olacak. Hay ben senin örneğine sıçayım. Tereyağından kıl çekmek kesin çok zordur gerçekte. Şu an düşünüyorum da yapışır falan tereyağa bu, tırnağınla kazımak zorunda kalırsın, tırnağının içine tereyağ kaçar, kılı tutsan da çekilmez, kayar falan.

Bunu dedikten sonra ara sıra gel cenk çöz şu v-ray’in olayını diye düşünürdüm. Bunu da demiş oldum. Paso diyorum bişeyler bak. Sonra biraz internet kurcalaması sonrasında hemen ultrasonik bir bar sandalyesi, bir kakafonik bar masası modelledim. Ve bastım Vray’in tuşuna. Sonra da aldım photoshop’a sağlı sollu giriştim. En sonunda da bu bilgiyi interweb ortamında paylaşayım dedim. Al bak bi günde bu kadar oluyor.

VINN Kotasının Köküne Kibrit Suyu Betimlemesinden Yola Çıkan Yazı

Misal CIA ajanısın. Dünyanın farklı ülkelerine gidip kolpadan demokrasi gazı verdiğin aç insanları galeyana getirtip, işine gelmeyen işler yapan devlet başkanlarını darbe ile indirtecek daha sonra da linç ettirecek ve kaos içinde bıraktığın ülkelerin yeni başlarını alıp istediğin gibi köpeğin etmek istiyorsun. Ne yapacaksın ? Tabi ki işin mobil olmanı gerektirdiğinden bir adet mobil internet USB dalgamotorundan alacaksın. Her an maillerine gönder/al yapabilmen lazım çünkü. Ama kotan dolarsa yandın! Çünkü Yunanistan gibi batırırsın koca ABD’yi gelecek olan kota aşım faturası ile!

Evet VINN aldım 3 gün önce. Hızı fena değil allahı var. Kotası 4 gb ama. Fiyatı da 40 TL. Yani gb başına 10 TL, fahiş mi fahiş. Ama o daha başı. Başı zaten alıyorsun içeri, daha sonra dikkat ediyorsun ama hemen kız-oğlan-kız ayağına yatmalısın çünkü kotayı aştın mı, başından sonra kökü giriyor…Hemen belirteyim kökü çok acayip. Bir anda 1 gb 50 TL’ye çıkıyor. Tabi hemen anlıyorsun ki bu BSA, RIAA falan gibi korsan karşıtı organizasyonların bir nevi truva atı.

Mesela orjinal bir DVD film alıyorsun, buna yaklaşık 30-50 TL falan veriyorsun. Carrefour’daki sepetlerden 3-5 TL’ye de bulabilirsin gerçi de, hadi biz pahalısını seçelim örneğimize. Bir DVD film 4 GB. Kotayı aştırıp da 4 x 50 TL = 200 TL’ye internetten korsanını indirebilirsin oysa ki! Yani 50 TL orjinal DVD’si olan bir filmi adamlar sana korsanını 200 TL’ye indirme opsiyonu sunuyor. Tabi bir film çekmek nedir ki ? Üstünde yüzlerce insan milyon dolar harcayıp, yönetmen, oyuncu falan gibi lüzumsuz adamları çalıştırıyorlar, VINN kadar olabilir mi önemi ? Olamaz!

Evet sevgili normal internet sahibi dostum, lafı dolandırmadan hemen gittikçe daha da politikleşeyim. Diyenler oluyor “Eee cenk çavuş zaten VINN download için değil, mobil çalışan, mail kontrol eden adamla….” tam lafını bitiremeden pat diye sol ayağımı ağzına sokasım geliyor bu arkadaşların. Yahu adamlar nasıl düdüklüyor bizi hesabı yok, gidip de tokmakçına mı empati yapıyorsun ???

Bütün büyük şirketlere uyuz oluyorum hocam ben. Digitürk’ten, Telekom’a, Turkcell’den tüm bankalara falan. Çünkü insanın insana yapmaya utanacağı şeyleri sana yapıyorlar, ve karşındaki de insan olmadığı için, o tüzel kişiliğin arkasında saklanan bir çalışan olduğu için hiç mi hiç utanmıyorlar. Seni müşterisi etmek için atmadık takla bırakmazlar, sisteme bir girdin mi her türlü pompa! Hep bafilesinler. ATM’den kendi paramı çekecem onun için para veriyorum ya bu nedir?

Herneyse öölesine ilk kez VINN ile bi yazı yazayım dedim, durduk yere sinir ettim kendimi bak. Ama mesela  bi süredir istediğim wireless kulaklıktan yapmış SNOPY. Dandik bir markadır ama Sony’si Creative’i yaptı mı 100-150 TL’lik şeyi 28 TL’ye aldım lan. Asıl buna odaklanıp pür neşe olsam ya hahaha.

Cenk Çavuş Taşınıyor!

Haa şimdi kısaca olanları anlatayım. Dün Ikea’da 14535 saat geçirdim karımla. Bin kez karar değiştirdi bin ürün için. Bana bişey seçtiği zaman “bu nasıl sence” diye soruyor. Ben “sen bilirsin istediğini alalım” diyorum, kızıyor. “Şunu beğendim ben” diye ben bişey seçersem onu da beğenmiyor ve kızıyor. İki ucu feçes değnek…

Sonra seçimler bitti ve Ikea’dan seçtiğimiz şeyleri alma bölümüne gelince bir de ne oldu beğenirsin? Bu gitti o anda oradan farklı şeyler aldı! Evet ilahi Fullabıdık!

Herneyse, biz taşınıyoruz ve odada sadece bu pc kaldı şu an ve ben bunu sökmek üzereyim. Yeni evimiz Balat ormanının orada ve yeni yapılan bir site olduğu için internetler yok! WA-TA-FAK! Dediğinizi duyar gibiyim…Evet ne yazık ki gerçekler böyle. O yüzden zaten bisüredir pek update edemediğim bloglarımda bir süre daha update yapamayacam sanırım.

Haa halböyleyken telefunken biliyosun baldudak.

Bazı Değişiklikler…

Tarihi bir olaydan dem vurarak bu yazıya girip herkesi etkileme gayesi beni kesmezdi ve kesmedi de, peki ne diyorum lan ben? İyi dinle.

Bir tarihi figür olan Herakleitos’a göre “Aynı nehirde 2 defa yıkanılmaz”, ki bu sözü yazımıza konu olan “değişiklik” tandansında bir söz olarak göz önüne alalım istiyorum ben. Bu isteğimi yerine getirin hemen. Teşekkürler.

Ama peki bu Herakleitos (nedense aklıma çitos’u getirdi o yüzden artık ona çitos diyecem-tabi bi daha adını yazmak için sebep olur mu bilmiyorum çünkü anlık gelişimlere göre değişim yaşayan yazıların vücut bulduğu site cenkozmercan.wordpress.com’da şu anın ofis aracı : zımba seçildi)….ne diyoduk…ha bu çitos denen adam var ya, herif tam emin değilim ama nereden baksan 2-3 bin sene önce yaşamıştır, kalkıp bunun dediği lafı mı referans alacaz yani? Aynı nehirde iki kez yıkanılmazmış, piyuuuu… Ben diyorum ki: Aynı nehirde 2 kez yıkanılır. Günümüz teknolojisi buna el veriyor artık! Bir sponsor bulunduğu takdirde aynı nehirde sadece 2 kez yıkanmayacağım hatta gusül abdesti de alacağım!

Ama ya değişimi baltalamadım mı bu lafı yok sayarak şimdi de? Kendimle çelişmedim mi ha? Bu basit sorunun cevabı da şu: Yok lan ne alakası var ya. Alahın çitosu bi laf dedi diye, o laf da zaman içinde yanlış çıktı diye, artık bu cümlenin konusu Clark Gable bıyığıdır. Ben bu bıyığın kesimi sırasında harcanan enerjiye hayran bir kişiyim.

“Evet değişimler sonsuz yakalarsam donsuz…” diyen bir diğer düşünür Arto bizim için daha önemli bir mihenk taşı. VE ARA BİLGİ ANI: Arto’nun gerçek adı Harutyan Dalga değerli okurlar bunu da bilin.

Dikkat etmeyenlerin gözünden kaçmış olması muhtemel cenkozmercan.wordpress.com olarak temamızı değiştirdik ve yazar kadrosuna 3 kişi daha ekledik, bununla ilgili gelişmeleri birazdan açıklayacağım ama tema değiştirirken yan tarafta ve sitenin en altında bulunan “widget” adı verilen şeylerin orjinalini hatırlayamadığım için onlar da biraz değişti, peki bu kötü birşey mi? Asla değil! Millet olarak en fazla beraber olmamız gereken bu günlerde bu değişim milli takıma yarayacaktır diye düşünüyorum.

Bu arada basketbol maçlarına değinmeden geçemeyeceğim, nasıl sıçıyoruz değil mi? Adeta bulanık ve kesif sıçıyor milli takım, neredeyse kaybettiği her maçı kazanabilirdi, hep o şans ta geldi ama feçes bir kez yumuşamış, gaita bir kez tazziklenmişti, olmadı, bir daha ki sefere diyor yeni cenkozmercan.wordpress.com temamız!

Peki ya bu yazıya eşlik eden görseldeki gönderme nasıl? Her doğum yapan anne kılığında çektirdiğim bu foto ile değişim=gelişim=kuratör X natır (kımız+dambıl)/2 formülüne set çekiyorum adeta ha?  Bir resim bin nesirden iyi değil miymiş ha? Mançuryalı adaylar sizi !

Tamam artık kısa kes meges dediğinizi duyar gibi oluyorum. Çok ilginçtir aslında bu. Ben de birinizi benim kısa kes meges dediğimi duyar gibi oluyor halde görmek isterimç. Nasıl olunuyor acaba bu şekilde ? Bu yeni temamızda metin alanı eskiye oranlar biraz daha dar oluğu için daha uzunmuşçasına gözüken yazılardan ise kar ediyoruz. Eskiden 1000 karakter ile yazacağım yazıyı artık 700 karakterler aynı uzunlukta yazabilirim ne de olsa! Bir diğer değişiklik ise yazı da bold kullanıma önem verdim sanki bok var gibi. Bok olmasa olmaz zaten. Yeni doğan bir bebek bunu iyi bilir. Mama vardır, uyku vardır, bok vardır! Başka da bişi yoktur. Yine bekleriz efendim.

Not: Yeni 3 yazar aldık demiştim, inanan varsa inacını tam bu saniye kessin atsın bir pazubant gibi!

21 Günlük Arayı Hak Etmedin Sen cenkozmercan.wordpress.com Okuru!

Bir resim bin lafa bedelmiş diye bir laf var. O bedellik nominal bedel mi nedir bilen var mı? Yoksa bedelli askerlik mi tıharhahahaha!

Evet ne güzel bir espiritüel ile geri döndüm okuyucular değil mi? Daha da güzeli fanlarım için şu yandaki fotoya tıklayınca ortaya çıkan süprizsel wallpaper!

Oğlan 2 aylık oldu, televizyonda yeni yayın döneminin başlamasına az kaldı ve çok fazla iş var. İşten geliyorum karım, belim ağrıdı, kulağım şişti, burnum tıkandı gibi sebeplerle oğlanı kucağıma veriyor, o da genellikle dolaşmazsak sinirlendiği için, bu blogları tam tamına 21 günlük rekor süre ile tınlayamadım. Şu an 6 günlük bir tatile girdim ve bakayım dedim nedir ne değildir bloglarda 3 haftadır admin paneli açtığım yok neredeyse. Ben buralarda yokken bakın neler oldu!

1) Günlük hit ortalaması 500 küsürlerden, 300 küsürlere düşmüş…vay babayun kemüğüü!
2) Hüseyin Bolt diskalifiye olmuş.
3) Deus Ex 3 çıkmış.
4) Ben her boş saniyemde önce minecraft sonra son 1 haftadır terraria oynamışım ki, içimde bir madenci varmış o çıktı dışarı resmen.
5) Fenerbahçe …………………………..(Bu boşluğu siz doldurun :))
6) WordPress’te sonunda güzel bir tema çıkmış, yakın zamanda ona geçecem.
7) Oğlum tam 3 kere üstüme sıçmış, bunların bir tanesinde tazzik ile göğsümden her yere sektirmiş ortalığı bok götürmüş.
8) Karımın her t-shirt’ünün sağ omzunda kusmuk lekesi var.
9) 2 aylık oğlum 5-6 aylık kıyafetleri giyen bir davlumbaz gibi şişmiş.
10) Geçenlerde “baba” dedi ama karım “baba demedi, sadece baba diye bir ses çıkardı” dedi, sanki konuşmak başka birşeymiş gibi tıhhhahahaha kıskanç portik işte :P

10 Madde bir klasiktir o yüzden orada bırakıyorum şimdilik. Tatil esnasında buradan her zamanki gibi epik-didaktik tarzımla sizlere sesleneceğim ve 30 Ağustos Zafer Bayramınızı kutlayacağım. Hergün olacak bu! Mesela 1 Eylül, ya da 4 Eylül farketmez ben sizin 30 Ağustos Zafer Bayramınızı kutlayacağım bunu sorun eden varsa şuna dikkat etsin: Derler ki bir insan kendi dirseğini yalayamazmış. Hıh….%12 ilginçlikte bir veri. Ama bir kişi kaşını damağına değdiremez deseydik bence o ilginçlik bir anda tavan yapardı, en azından %86 falan olup bir anda Boğa Piyasası yaşanırdı. İşte zafer bayramını kutlarken ben kıllık çıkaranların kaşlarını damaklarına değdirme sözü veriyorum buradan, doğası gereği kangal köpekten çekinen ama yine de tırsık imajı yememek için sivas’a taşınmayı yeğleyen okurlar sizi lan!

Dots & FullStops Üzerinden Sabır=Sanat Denklemini Sorguladım, Kendimi Hırbo Sanmama Az Kala Hak Vererek Sakinleştim!

“En son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim diye bir laf var ya. O nasıl bir laftır allahım? İnsanlar ne diyeceklerini bilmezler mi? Kısacası, en son söyleyeceğini ilk söyleyeceğini bilmiyor musun? Demek ki sen ilk söyleyeceğini bize, en son söyleyeceğin olarak kakalıyorsun” diye söylendi Süat. Nüfus memurunun adını “ü” ile yazmasının travmatik etkileri, kendi ile barışmasını neticelendirdiği 90’ların ortalarına kadar sürmüş ve böyle anlarda tekrar yüzeye çıkmaya hazır bekleyen bir amfibik semender gibiydi. Dişlerini istemsizce gıcırdatmaya başladı. Kaşları çatılmış, burun delikleri her nefesi ile büyüyüp küçülüyordu. Karşısında gittikçe küçüldüm Süat’ın. Bunların başıma geleceğini bilseydim, en son söyleyeceğimi ilk söyleyeceğim falan diye girmezdim söze. Aslında Süat’ı benim karşımda dominant yapan kısmı böyle ani çıkışları değildi. Süat doğuştan 2 sol göze sahip olduğu için onu kırmak istemezdim ben, onunla karşı karşıya kalmak, yüzleşmek, ve gerektiğinde de göt etmek… Ne de olsa sağ gözü yoktu Süat’ın. İsminin ü ile yazılmasını kendi kendine fatura etmiş ve sağ gözü olmadığı gerçeğinden kaçmak adına, kendi zavallı dünyanının asıl sorunu ilan etmişti Süat. Ah salak Süat ah.

En son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim. Bazen “Acaba ben mal mıyım” diye düşünüyorum. Mesela bu yazıya aslında konu olan “Dots and Fullstops” çalışması bir sanat eseri olması gerekirken bence pastırmanın kenarındaki çemenleri alıp bir signal ultra beyaz dişmacunu tüpüne doldurmak ile aynı kapıya çıkıyor. İkiside manyaklık, ikiside çok sabır ister. Peki neden sadece birisi sanat? Belki de, hayatta herşeyde olduğu gibi, bu da perspektif ile ilgilidir. Yani ben yarın, 66.6 kilo kayseri pastırmasının çemenlerini alıp 66 signal ultra beyaz dişmacunu tüpüne doldurduğum enstelasyon sergime kuratör olsam kendim ve birisi gelip “lan ne mal adamsın, bu sanat mı?” dese ona “ben de bazen aynen öyle düşünüyorum” mu derim yoksa “olm sen yandaş medya mensubu musun lan?” mı derim bilmiyorum.

Bu güzel yazının sonunda da dots and fullstops’un bir psikopat gibi, gazetelerden farklı boyutlarda noktaları kesip bir kartona yapıştırıp, daha sonra minareyi çaldık şimdi de kılıfı hesabı “yazının en temel, en basit formu olan nokta” falan gibi laflarla bunu sanat olarak nitelendirilmesi ile ilgili bir paragraf yazmadan bu yazı bitmezdi ama bitti. Sonra ben buraya başka bişi yazdım ama o en son yazdığımı en başta söyledim diye burası boş kaldı, sonra da bu paragrafı yazarak olayı neticelendirdim. Burada ise ayrıntılı bilgi var dots and fullstops ile ilgi dolu.

Oğluma Durum Nedir Dedim, Sorun Yok Yanıtı Aldım!

Evet bugün 3d ultrason için hastaneye gittik. Oğlan şu an 5 aylık. Hanımı yatırdım yatağa, sürdüm jeli göbeğine, aldım ultra aleti elime baktım içeri. Bizimki gözüktü, nedir durumlar dedim, rahat mısın, istediğin bi yemek varsa söyle yedireyim, film falan istersen söyle seyrettireyim. Sorun yok baabında “thumbs up” hareketi yaptı resimde gördüğünüz üzere.

Bu ultrasondan görünen şeyleri anlamak biraz enteresan. Kahvefalına benzer bi hali var. Hadi bu renkli biraz daha net, solda direk kafa, kol, el falan gözüküyor.Hele siyah beyaz olanı, iddia ediyorum, 1972 model saba televizyondan daha kötü gösteriyor. Doktorun anlattıklarına inanmak zorundasın. Yok burası mide, burası beyin bilmem ne, anlatıyor adam. Sonra da “herşey normal” diyor, sen de başında “hı hı” diyorsun. Sonra kağıt havlu ile göbeği silip evine gidiyorsun.

Tam olaylar bitti doktor bize özetliyor, capture aldığı resimlere tek tek bakıp monitörden bak şu şöyle bu böyle derken, hanım sordu “bu kafa ne böyle, kafası mı şişmiş onun” diye. Yok, dedi doktor, daha 300 gram, böyle görünüyor, flaş da orada patlamış, şiş falan değil diye ekledi. Ulan dedim madem flash patlıyor, flaşsız çek 2 saniye pozla arkadaşım değil mi? Herşeyi ben mi söyleyecem ya? Sonra düşündüm, ulan 300 gram ne demek, sucuk alıyorum yarım kilo bilader :D

Baba Oluyorum ve Bunu Bir Video ile Dışavuruyorum!

Değerli fanlarım son 2-3 aydır eşim Fulla hanımefendide bir takım değişiklikler gözüme çarpıyordu. Örneğin kendisi bir kurt hayvanına benzer özellikler taşır hale gelmiş ve burun organı inanılmaz koku alma becerileri sergiler olmuştu. Artık televizyon kumandasını falan koklayarak bulmaya başlaması olsun, ben yatak odasında 16 yıllık en sevdiğim t-shirt’i giyerken, bu salondan koku ile “sana o t-shirt’ü giyme demiyormuyum” serzenişleri olsun, ağlama ve gülmeyi aynı anda başarı ile uygulaması olsun, hepsi toparlandı ve ben de bir “acaba mı ki?” düşüncesi oluşturmaya yetti. En son baktım göbeği benimkini geçmeye başladı kendisini kenara çektim. Bak dedim, üzüm üzüme baka baka sararır. Ama seni iyice bana benzemeye başladın, bu göbek falan….dikkat ol evliliklerde karşılıklı saygıya önem veren bir yapıda bir insa…şimdi zamanım kalmadığı için gidiyorum. 3 boyutlu ultrason ile oğlumun bibisine bakacağım haha :D

Bu arada erkek ismi tavsiyesi verebilirsiniz, ben kansporu ya da thor olarak düşünüyorum!

Facebook’a Girdim, 15 Dakika Durdum, Sonra Çıktım!

Yıllar sonra bunu da yaptım sonunda sevgili erenler. Peki bir sor, neden yaptın cenk desene. Yaptım çünkü ben bir oyun oynuyorum internetlerde adı Wolfenstein: Enemy Territory ve bir de klanım var. Ama artık eskisi kadar aktif değiliz ve klanımızın sitesinin kapatılmasına karar verdik, ki bu durumda nasıl görüşecektik? Ortak karar zaten neredeyse herkes facebook’larda orada bir grup kuralım olarak çıktı ve ben de bu sabah gittim, üye oldum.

İlk 15 dakika çok kaotik geçti, nereye ne yazarsam kim okuyabilir falan bilmediğim için çeşitli potlar kırmış olabilirim, sorun etmeyin, ben etmiyorum. Hatta dar alanda Hawaii’den bir arkadaş ile karşılaşıp chat bile yaptım lan. 1 tane death project video’su gördüm ersun yılmaz delisi eklemiş, ya da paylaşmış mı deniyor…Sonra korktum çünkü olaya hükümedemedim ve ilk anda dozaşımına uğramayayım diye çıktım. Kapattım yani browserı ama bu yazıyı yazmak için screenshot almam gerekti, tekrar açtım, baktım arkadaşlarım artmış millet yorum yapmış falan tekrar korktum, fazla sosyal beni korkutuyor değerli okurlar. Hemen eve gidip Conan the Barbarian okumak istedim sonra. Herneyse olay böyle yani.

cenkozmercan.wordpress.com 1 Yaşında! Kutlamalar Başlasın!

Bir evlat sahibi olma arifesindekilere bir çağrım olacak, ama sakın bu blog benim evladımdır, çocuğumdur falan gibi bi laf beklemeyin benden. Herşeyden önce ben bir insanım, blog ise bir css/html internet sayfası. Dolayısı ile benim evladım teknik olarak olamaz, ama ben hemen konuya dönip ebeveyn adaylarına bir uyarı yapayım: Bakın, benim adım Cenk, tek heceli ve bugüne kadar doğum günlerimde “iyi ki doğdun” şarkıları benim adımla olmadı, olamadı, çünkü cee-eeeenk diye 2’ye bölündü hep. O yüzden çocuya su, sarp, kurt gibi isimler koyarken bunu aklınızda bulundurun.

Geçen sene 19 Ocak’da işe geldiğimde aklımda olan bir fikir dahi değildi blog sahibi olmak, ama yanlış hatırlamıyorsam öğlen saatlerinde doğru bi his geldi, ya açlık, ya da blog açma isteği…ikisinden birisi, ben ayrım yapamadım tam, blog açmış bulundum. Oldukça kolay oldu, zaten wordpress CMS (Content Management System)’de bir şahmaran durumunda olduğu için, hem yapımı, hem yönetimi, hem SEO(Search Engine Optimization)su falan cillop gibi. O yüzden…tam bu arada birisi geldi odama bişiler sorup gitti, o yüzden, cümle başındaki “o yüzden” lafını nereye getireceğimi hatırlayamadım, o yüzden bu paragrafıda geçtik.

Biraz istatistik vereyim o vakit. 1 senede şu an itibarı ile 50,894 hit aldık. İlk 6-7 ay çok az kişinin haberi olduğu için, yeni başladığımız için falan günlük ortalama 100-150 arasında iken son aylarda günlük ortalama 250 hit almaktayız. En çok hit alan ay ise 7.873 ile Eylül 2010 oldu. Bursa’nın Yıldızı yarışması için arama yapan bir sürü insan, jeneriğini yaptığım için buraya geldiler, lüzumsuzca…Yine 1 Eylül’de 521 kişi ile günlük hit rekoru kırık.

Bu arada Dilhun geldi şimdi ve yarına bitmek üzere BTSO için bir film yapıldığını, buna bir jenerik, bir KJ, bir geçiş bir bilmem ne gerektiğini söyledi. İşte böyle geçiyor günler, ani olaylarla sevgili ya da sevgisiz okurlar. Herneyse.

Ne yazacağımı tamamen unuttum o yüzden şimdi gidiyorum ben.

Mini Anı: Mahkeme Kararı ile Kaybolan Eşeğim!

Bu internette kapatılan siteler için bir Türk olarak utanıyorum. Sefilliktir bu, rezilliktir bu, ayıptır bu. Ondan sonra bizi Avrupa Birliğine almıyorlar, almazlar zaten, almasınlar da zaten. Biz bunlara layığız.

Herneyse siktir edin kasık muhabbetleri de, az evvel başıma gelen olay Nasreddin Hoca’nın da başına gelmiş bir olaydır…ama tersten. Hemen özetliyeyim, sonra halet’i ruhiyeme göre belki biraz küfür edip bitiririz yazıyı.

Opeth şu an hayatta olan ve müzik yapmaya devam eden, benim en sevdiğim gruptur. Ultrasonik duygu ile süpersonik tekniğin sadecesonik birleşmesinden fullsonik senfonik süper death metalimsi, ama temiz vokalle de benim diyen vokalistin belini kıracak tarzda, müthiş musiki yaparlar. Bunlar bir süre önce ünlü Albert Hall’da bir konser verdiler ve bu konserin dvd’sini yayınladılar. Ben bu dvd’yi edinmeye çalışıyorum bir süredir…ara ara. Yani işi gücü bırakıp kendime misyon edinmedim bunu, ama ara ara aklıma gelir, biraz aranırım ama sonuçta bulamam. En sonunda torrent programı kuracam bunun yüzünden tekrar. Ama kolayıma geldiği için hotfile ve rapidshare aramaları yapıyorum ki bulamıyorum. Bu sabah ama baktım megaupload linkleri buldum. Oooo-Aaaa diye bağırıp ofisteki herkesi kendime baktırdım ve sonra iki dirseğimi masaya dayadım ama yere doğru bastırıp durdum. İnsanlar bi süre sonra sıkılıp kendi işlerine baktılar ben de megaupload hesabım olmadığı için 45 saniye beklemeye başladım ve 1. DVD’nin linkini ele geçirip indirmeye başladım. Yarısı falan bittikten sonra, ki 20 dakika falan kaldı tümünün bitmesine, bir anda download hızım sıfırlandı! Lan ne oluyor falan diye hemen tekrar linkin olduğu siteye gittim ve linke sol meauzum ile sürttüm ve bir de baktım ki ne olmuş! Megaupload sitesi mahkeme kararı ile engellenmiş! Adeta kaderimde yok bu opeth DVD’sni edinmek. Tam indirme anında mahkeme kararı ile engellendim bir de ya! Ulan bu nasıl bir tayming? Bu nasıl bir hareket tarzı. Ayrıca düşünsene megaupload hesabın olduğunu, Türk Mahkemesi engelliyor seni hahahahaha! Artık gerçek hayatta da böyle engellemeler bekliyorum ben! Tam taksiye binerken taksi engelleniyor falan. Ya da kasaptan sucuğu alıyorsun, parasını veriyorsun, sucuk mahkeme kararı ile engelleniyor son anda….falan filan, sonuçta şansımı sikesi olan varsa buyursun. Ayrıca bu dvd’nin hotfile & rapid linkleri ile gelenlere cenkozmercan.wordpress.com üyeliği 12bin yıl bedava.

PPVRIP Nedir ?

Evet popüler yazılarımızdan nedir bu dvdrip, dvdscr davası ‘nda benim de daha önce duymadığım bir rip türü olarak bugün ilk kez karşılaştığımız ppvrip’in ne olduğunu inceleyeceğiz, bir örnek göreceğiz ve daha sonra Amerika günlerinden komiksel bir anı ile bu yazıyı tamamlayacağız. Herkes hazırsa, veya değilse, başlayalım.

PPVRIP, DVDRip, DVDScr ya da R5 gibi sık karşılaşmadığımız bir rip türü ve kelime kelime açılımı şudur: Pay Per View Rip. Daha dvd’si screener’ı çıkmayan bazı filmler, exclusive bir şekilde bazı otellerde pay per view olarak oynatılıyor ve bunu seyreden korsanımızda televizyondan ripini yapıyor. İlginç ve çok fazla karşılaşmadığımız bir teknik.

Benim ilk gördüğüm PPVRİP Dinner for Schmucks. Ki kendisi “aptallar yemeği” adındaki bir fransız filmin tekrar çevirimi ve orjinalini seyretmiş biri olarakl Steve Carell’ın nasıl bir performans ortaya koyduğunu merak ediyorum çünkü orjinaline de epey gülmüştüm.

Evet burada bir browser bug’ı sayesinde yazının geri kalanını kaybettiğimi belirteyim, tekrar yazıyorum ama ilk şevk kalmadığı için hafiften şişiriyorum, ilk aşk gibisi yok tabi.

ABD günlerimizde bir Türk arkadaş bizi ziyaret etmiş ve televizyonda böylesi Pay per view kanalların neden çalışmadıklarını sormuştu, biz de kendisine o kanallar kapalı demiştik. Daha sorna gece herkes yatınca arkadaş, ABD’ye gelen çoğu kıt ingilizceli türk insanı gibi ekranda yazanı okuyup “press O to activate” falan gibilerinden kumanda da o tuşa basmış ve bir sürü programı açmıştı. Tanesi $7.99 falan olan bir ton erotik filmi açmış, seyretmeden diğerine geçmiş onu da açmış ve böylesi bir pay per view fantazi gecesi geçirmişti. Sabahına da bize “olm siz ne malsınız lan, bak kumandadan bu düğmeye basınca açılıyor bu kanallar” gibilerinden bir tebliğgat yapmıştı. Falan filan…

Barak Fakih Usulu Yemek Yedim Şok Oldum, Şoke Oldum

Bir televizyonda çalışmanın enteresan yan etkileri olabiliyor ve oluyor. İşte bugün Kestel’e çekime gittiğimizde böylesi bir an yaşadım ve toplam 6 kişi olmamıza rağmen sadece ben yaşadım bu şoku sevgili sevenlerim. Hemen karşımda oturan gökhan arkadaşıma “çek bi foto” bakışı attım, sağolsun hemen iphone ile çekti ve “küçük” olarak bana mail yolladı. Zaten gün boyu iphone’una bakıp rüzgar esse twit eden bir yapısı olduğu için sanırım bunu yapmak hoşuna dahi gitmişti.

Şimdi fotografa bakın, 2 kişi görüyorsunuz, biri ben, birisi kameraman can yoldaşım ilker. İkimizden biri rol yapıyor biri samimi. Hemen söyliyeyim ben rol yapıyorum, çünkü başımıza gelen şey, geldiği an suratım tam böyle olsa da, o an fotografımız çekilmediği için normale döndü. Sonra foto çekilirken böyle bir poz verdim.

Şu an bakıyorum da, oyunculuğumu beğendim. Güzel şaşırmış ve hatta şok olmuş algısı uyandırıyorum. İlker ise mutlu ve gülüyor, peki neden? Elbette ki yemek yüzünden, ilker yemek yiyeceği için mutlu, ben ise yemek yiyeceğimiz için olmasa bile yemekle ilgili şaşkınım. Peki neye şaşkınım? Fotografa bi daha bakalım.

Keles’te güzel bir restoran’a gittik ve “karışık ızraga” siparişi verdik, sonra klasiktir, yoğurt salata bilmem ne geldi, onları yerken bir ara garson gelip, masanın ortasını açabilirmiyz dedi. Ben de “benim önüm yani tıhıtıhıhıh” diye gülmeye başlamamla, adam etleri köfteleri pirzolaları ZDONK diye masa atmasın mı? Bakın fotoda tabak falan yok! Adam etleri resmen masanın üstüne attı ve beni şok etti. Meğer bu bir “Barak Fakih” usulüymüş, tabi Barak Fakih ismi de ayrı bi komedi ki ona hiç girmiyorum, Kestel’de bir yerin adı olduğunu bilin yeter: BARAK FAKİH!

Bu da böyle bir gündü falan filan, ayrıca bugün cuma ne güzel bir şekilde :D

Çok Aşırı Zengin Olursam Yapacağım 3 Şey!

Hepimiz dönem dönem çok zengin olursak ne yapacağımızı düşünmüşüzdür ve eğer bir kişi ben düşünmedim böyle diyorsa 2 ihtimal var: 1) Yalan söyleme ihtimali, 2) Bitkisel hayatta olma ihtimali.

Evet ben de bazen satanist bir şekilde zengin olsam neler yapardım düşünüyorum ama mükemmel bir hayatım olduğu için bir türlü ne yapacağımı bulmakta zorluk çekiyorum. Ve fakat aklımda olan 1 tane fikir vardı, bugün internetlerde dolaşırken 2.’yi de buldum ve bu yazıyı yazarken herhalde 3.’yü bulup bu uzun listeyi tamamlarım diye düşündüm.

1 no’lu  zenginlik fantazisi: Bu fantazi için 15-20 adet manda kasa eski amerikan arabasına ihtiyacım var. Aslında 1 tane olsa yeter ama sürekli tamire gidecekleri için gün atlamak istemiyorum. Planım şu: Sürekli kaza yapmak! Evet trafikte bir ruh hastası gibi araba kullananları bir şekilde punduna getirip kendime arkadan vurduracağım. Böyle söyleyince hafif gay oldu, kendine arkadan vurdurmak falan hahaha ama olayı anladınız siz. Bu psikopatlık yaparken geçeceğim önüne ve aniden freni koyup arkadan vurduracağım buna. Sonra gülerek arabadan inip “hahaha arkadan vurdun her türlü suçlusun”diye dalga geçip provake edeceğim, sonra bir Türk gibi saldıracak bu bana, bunun ağzını burnunu kırıp alnına tükenmez kalemle “dayakla eğitim kür 1” yazıp polis çağırıp hasarı ödeteceğim.

2. nNo’lu zenginlik fantazisi: Kendime bir atoll alacağım. Lan yıllardır duyarım atol atol diye, adalarla ilgili birşey olduğunu biliyordum ama kendi içinde bir denizi olan ada demek olduğunu bilmiyordum, ki o iç denize de lagoon deniliyormuş, ki lagoon kelimesini ingilizce türkçe sözlükte arattım “deniz kulağı” çıktı hahaha.

Herneyse, içinde köpek balığı olmayan bir iç denize sahip bir ada sahibi olmaktan öte bir sahiplik bence bu dünyada olamaz. O yüzden kalkıp atoll’u alacam sonra öyle yapacam böyle yapacam diye bişi yazmam bile saçma. Atoll’a sıçsam bile olaydır. Atoll’da ne yapsam iyidir ve yeridir.

3 no’lu  zenginlik fantazisi: TTNET’i satın alıp batıracağım. Evet şu an aklıma gelen bu fikire göre, şirketi satın aldıktan sonra tüm çalışanlara 7 yıl ücretli izin vermek sureti ile bu şirketi yokederek insanlığa müthiş bir hizmet sunarak cennette yerimi garantiye almak sureti ile 77 huriyi elde etmeme rağmen hepsini elimin tersi ile itip “bana fulyacığımı verin leaaayn” diye bağırarak onu kendime bir veya birkaç kez daha aşık ettikten sonra kendime sucuklu tost yaptıracağım. Daha ne lan ?

Ey Eşim, Ey Dostum, Sevdiğin İlginç Şeyleri Yolla Bana ya da Sosyal Bir Uyanış Yazısı!

Arkadaşlarım var benim. Ne o? Şaşırmış görünüyorsunuz. Yoksa sadece meaauz ile dost biri mi sanmıştınız beni?

Evet, bu arkadaşlarımın oldukça kısıtlı bir kısmı burada yorum falan yapıyor, ama izliyorlar beni genelde, biliyorum. Telefon ediyorlar falan, “lan cenk şu yazına çok güldüm” gibilerinden söylemler yapıyorlar. Ya da görüştüğümüz zaman falan, olm senin bloglarını millete çok övüyorum falan diye ara gaz veriyorlar bana. Yorum yapmıyorlar, fazla sırnaşmıyorlar, neden böyle bilmiyorum, ama okuyor ibneler. Hehehe, bakın size olan saygımdan gülme efektinin ilk harfi küçüktüi gidip onu silip büyük harfle başladım, yani ibneler diyecek kadar samimi ama ilk harfe dikkat edecek kadar saygılıyım. Yok lan aslında saygı falan. Yazılarda hata olmayan paragraf yok, zaten gramer diye bişi yok en baştan, ve hatta ne var bilmiyorum valla.

Ama şu var. Bana içerik gönderen 4-5 arkadaş var. Mail atıyorlar bana. Bunların isimlerini sayayım: Volkan, Berk, Evren, bazen Tolga ama az. Çünkü Tolga bizim bildiğimiz evrende yaşamıyor. Aion’da yaşıyor. Herneyse.

Sonuç olarak şunu diyeceğim, zaten bu blog artık bi 8-9 aylık oldu, okuyanlar biliyor nasıl şeyler yazdığımı ve burada olacak kadar ilginç, saçma şeyleri bana mail atın. Ben de buralara koyayım ilginçliğinden emin olduktan sonra. Konu kısıtlaması yok, internetlerde herhangi bişi olabilir, tasarım, sanat, sinema, oyun, reklamcılık, televizyonculuk her türlü şeyler olabilir, okurken sıkmasın bakarken kasmasın, dinlerken büzmesin yeter. Mailim de şudur : cozmercan@hotmail.com . Tabi ki bu tırt mailim ve yılda bir kez 22 nisan’da kontrol ediyorum o yüzden acele etmeyin buralarda çıkmazsa gönderdiğiniz şey. Ayrıca, “kanka” statüsündeyseniz zaten ben size asıl kullandığım maili verip “ajan bana bu mailden daha hızlı ulaşırsın” cevabı verecem, bu lafım mesela gökhan atalay gibi ilkokuldan gelen ama bi şekilde bende maili olmayan adamlara :)

Herneyse, sosyal beceriksizlikte aşırı becerili bir adam olarak ancak uyandım böyle bişi yazmaya. Yorum da yazın lan ayrıca :P

Son olarak kuzenim olan batu’ya sesleniyorum: Sen ne pis bir adammışsın lan. Ne yaptık olm biz sana? Niye aramıyorsun yavşak? Ben en son 20 aramamda ya “gece 4’e kadar çalışıyordun ya da sharm el-sheik” bilmem nerelerdeydin, nasıl bir adam oldun çıktın lan sen?

Uyarı: Tatilden Geri Döndüm! F5’i Kökle

Tatillere gitmem ve dönmem arasında geçen zamanda dikkat ettim de tatil yapıyorum. Paso tatil, paso tatil…Yer gök tatil olmuş bana ve sevdiklerime. Yani bu da şudur ki, sabah kalkıyoruz yiyoruz içiyoruz denize giriyoruz, akşam kalkıyoruz yiyoruz içiyoruz denize giriyoruz, bu esnada da telefon çalıyor, abi bursa’da kış oldu falan diye rapor veriyorlar ama tınmıyoruz biz. Açık büfe tatlılar neymiş ona bakıyoruz, ordan çıkıp efe çadırından çeşitli etnik yemekler alıyoruz, bi taraftan da ben sürekli kahve içiyorum. Bu arada gittiğimiz yerde Türkler olarak azınlıkta kalmışız ve etraf rus dolu. Bunu nereden anlıyorum ben? Elbetteki Rus erkeklerinin slip mayoya olan düşkünlüklerinden. Türk erkeğini ve delikanlısını bozmakla kalmayacak, adeta yok edecek, disintegre edecek bir mayo türü bu. Zaten drıbjkeya, şejyejoujaj diye konuşmalardan da Rusluk testinden geçiyor herkes adeta.

Evet 1 hafta sonra geri gelmiş bir adam olarak ilk önce dün gece downloadlarıma baktım. Ne de olsa internetsiz 1 hafta geçirmişim. Diziler birikmiş, dexter’ı olsun, weeds’i olsun, office, how I met, fringe vs. falan derken 1 haftalık birikimimizi dün gece nakte çevirdim, likit ettim onları harddiskime. Zaten 1 hafta internetsiz kalmak diş etlerimde çekilmeye sebep olmuştu. Gerçi çift laptop gittik hanımımla bu sefer ama ben hem zibil wireless internetten hem de elimin kovuğuna gitmeyen laptoplardan hazetmediğim için anca film falan seyrettim onla. herneyse ya.

Bakın minecraft çok zevkli lan! SAdece geri geldim diyeceğim basitlikte bir yazı yazmamı beklemediniz herhalde. Java kurulu değilse pilgisayarınıza ta buraya gidin, sonra da buradan register olun (aktivasyon yok), soora da gidin küplerden yaratıcılığınızı sergileyin. Başta bu ne ya??? falan desenizde bi 3-4 dakika geçti mi bağımlılık yapıyor. Bu arada multisi de var ama onu test edemedim ben o hele çok zevkli olabilir. Minecraft’s Tıkırda.

Uyarı: Tatile Çıkıyorum, Panik Yapma!

Yazarımız yıllık izninin bir kısmını, “yıl bitmek üzere ben nabıyorum lan?” gibilerinden bir panikle kullanmaya karar vermiş, işi gücü bırakıp sanırım kemer’e gideceği için, yazılarına sayı ile bir hafta, harf ile I hafta ara verme arifesinde böyle bir yazı yazarak oluşması muhtemel infialleri  önlemesi planlanan bir paragrafı mümkün olduğunca uzatmaya çalışsa ne olur, çalışmasa ne güzel olur. Hep uyurdum. Tabi ki sucuk ve çikolata yemek için uyanır, arada da 25-30 bölüm dizi seyrederdim.

Bana kalsa evde yatıp geçirmeyi tercih edeceğim tatil’i, bana kalmadığı için evde yatıp geçirmeyecek olmam bir kenara, cumartesi sabahı saat 6’de yola çıkmak gibi oldukça faşistik ve ırkçı davranışlara kurban olacağım. Bence kimse saat 6’da kalkmamalı. Hatta bence saat 10:45 (ertelemelerle 11:02)’den önce kalkmak haram olmalı. Böyle bir haram olsaydı eğer AKP’ye oy verirdim.

Sanırım ilk defa bloglarımda siyaset yapmış olmanın verdiği “lan cenk ne hergele adamsın bea” hissi ile sizlere iyi bir hafta sonu, ve gelecek hafta içi ve gelecek hafta sonu diliyor, kafanıza sağ el orta parmağımda bastırıp “bi çay bi kola” diliyorum. bibuy.

Bir Hayalim Var: Yaz Uykusu…

Önceleri kızdım, çünkü enerjimi refleksif olarak kızmaya yönlendirmiştim. Artık bu durumdan bahsedilemez sanırım. Çünkü sahip olduğum her joule enerjiyi nefes almak gibi hayati öneme sahip işlere ayırıyorum. Tüm kılcal damarlarımı toplu iğne topları ile tıkadım ki sadece hayati organlarıma kan gidiyor.

Bir hayalim var diye başladığında konuşmasına Martin Luther King Jr., bilmezdi herhalde farklı yerlerde, farklı konularda referans verilen bir söylem olacağını ve benim versiyonum ise şöyle olacak: “Bir hayalim var, yazları sıcak ve kurak olmayan bir yerde yaşamak…Ya da bu sıcak ve kuraktan kaçamıyorsak, tundra iklimine atamıyorsak kapağı, bari bir bozayı gibi yaz uykusuna yatabilsem. Başucumda çikolatalı milkshake, 3 metre öteden direk boynuma, belime vuran 16 celcius’u arayan klimam olsa. Bir hayalim var, fosur fosur uyusam yaz boyu, kış şartlarında, ve sevgili karım günde 1 kez kolumdan sucuk yağı boca etse serum olarak bana…” Tamamını Okuyun…

%d blogcu bunu beğendi: