Tag Archive | reklamcılık

Şubişubiyik Kırismas Reklam Tasarımları!

Bazı büyük isimli gazetecilerden görüyorum, kadın-erkek ilişkileri üzerine yazı yazıyorlar. Ben de bugün böyle yaptım. Dikkat ol, di’li geçmiş zaman kullandım. Yani yaptım bile ben bu ilişki konuşmasını, sen hala uyuyorsun. Leblebiyi henüz anlamayanlar için leb deme zamanı geldi sanırım, ki o laf, leb demeden olduğu için, daha demeden anlamayanlar artık kendilerini “leb demeden leblebiyi anlayanlar” statüsünden çıkartsınlar. Son tiyo: leblebi bir çorum meyvesidir. Aynı sevgili karım Fulla gibi, o da bir Çorum meyvesidir :D

Evet Şubişubiyik kelimesini başlıkta görüyorsunuz. O kelime benim değerli hayat arkadaşım ile aramızda olan bir kelimedir. Anlamını ikimiz de bilmeyiz ama ara sıra subişubiyik deriz evde. Daha fazla ev sırlarımı afişe edecek değilim ama gördüğünüz gibi kadın-erkek ilişkileri ile ilgili bir yazıyı son sürat yazmaya devam ediyorum. Konunun, anlaşılacağı üzere, kompetanı hatta komodoruyum, komodo ejderiyim!

O zaman güzel noel reklam tasarımlarına geçmeden önce kadınlarla ilgili son bir sır vereyim ve sırra kadem basayım, serra kalem takayım, herro kudüm çalayım… Sır da şudur: Bir kadına tekme vurmadan 2 kere düşünün arkadaşım!

Buradan da vaadedilen sayfaya gitmek amaçlı yapacağın hareketin adına “tıklamak” deniyor.

Reklamlar

Konu Başlığı Seçemiyorum: “Tipp-Ex” ya da “İşte Reklamcılık Budur” falan…

Daha önce çeşitli yazılarda belirtmiştim ki, artık heryer reklama dolduğu için konvansiyonel anlamdaki reklamların artık o kadar da amacına hizmet etmediğini düşünüyorum. Her yer billboard, her gazete, dergi ilan dolu, reklamlar başlayınca ilk iş kanal değiştirmek, o zaman ?

O zaman işte böyle farklılaşacaksın abicim. Kimin aklına gelmişse, kim uygulamışsa helal olsun diyor, hemen linki veriyorum. Herşey normal bir youtube video’su gibi başlıyor. (Sonra yazmayı unutmayın-gidince anlayacaksınız). http://www.youtube.com/user/tippexperience

2010 Global Marka Değerleri Analizi

2010 yılı global marka değerleri analizi yayınlandı ve ilk 3’ü Coca Cola, IBM ve Microsoft paylaştı. En büyük yükselişi gösterenler  Apple, Google ve Blackberry olurken, en büyük düşüşü Harley-Davidson, Toyota ve Nokia gerçekleştirdi.

Aslında bu iş ile ilgili sıkıcı bulduğum ve açıkça söylemek gerekirse hor görme eğilimde olduğum şeylerdir bunlar, satışlar, marka değeri bilmem ne…para değen şeylerdir bunlar çünkü. Kirli gelirler bana, ama ben de kirli hissediyorum bugün, çeşitli sebeplerden dolayı, o yüzden yazayım dedim. Aslında bir nevi kıyak geçmek amacındayım “henüz olamamış ama olmuş gözükmek isteyen reklam ajanslarına”. Reklamcılık bir nevi yıkama yağlama mesleği ise, ki öyledir herşey bir kenera konulduğunda ve eğer reklamını yaptığınız ürün bir boka benzemiyorsa sizin müthiş kampanyanız belki “bir kere denettirir müşteriye o ürünü”, reklamcılığın da kendi reklamını yapması gerekir, yani self-yıkama yağlama…

Bu durumlarda yani bir sunum yaparken, bir konkur’e katılırken, bir müşteri ile toplantıda falan, bu işi bildiğinizi onlara “hissettirmelisiniz”, ki bizde bu genelde masaya iPhone koymak ile, müşteriye cappucino ya da latte (bildiğin sütlü kahve – ama asla müşteri yanında sütlü kahve denmemeli, adı var onun : Latte!) servis edilerek ve süslü cümleler kurup aslında pek de bir bok söylemeyerek yapılır. İşte ben burada devreye gireceğim. Yanlız ufak bir sorununuz olabilir o da şu: ne yazık ki ingilizce bilmek zorundasınız ki bunu da ben çeviremiyecem sizin için.

Listede sol tarafta (+) işareti olan yerlere tıklarsanız o marka ile ilgili 1 paragraflık bir yorum açılıyor ve orada “Its brand promise of fun, freedom, spirit and refreshment resonates the world over and it excels at keeping the brand fresh and always evolving – all this, while also maintaining the nostalgia that reinforces customers’ deep connection to the brand” gibilerinden açıklamalar bulunuyor, ki biliyorum bunları alıp direk aynen kullanmak isteyen dahili ve harici bedbahtlar olacaktır, alın hayrını görün. Coca Cola lafını çıkartıp kendi sunumunuzda “bilmemne yoğurt bu kampanya sonrası eğlenceli, özgür, taze ve sürekli gelişen bir marka haline gelirken kökleri ile arasındaki bağı kopartmadan ve hatta daha da güçlendirerek, tüketicilerini de aynı kendisi gibi eğlenceli, özgür ve sürekli gelişen ve marka ile nostaljik bağları güçlü insanlar olarak konumlandıracaktır” falan filan gibilerinden kullanımlar yapabilirsiniz. Atış serbest…

Al burdan listeye / Bu da en çok düşüş-yükselişler

Bursa Reklamcılar Derneği Dergisi Sea01xEpi02

Ahh ahh…zaman ne kadar hızlı. Daha dün gibi hatırlıyorum BRD Dergisinin ilk sayısının piyasaya sürülmesi ile birlikte bestseller statüsüne ulaşmasını. O sayı benim “ciddi” kabul edilebilecek ilk süreli yayında yazarlık kariyerimin temelini atıp, 4-5 parselini kadastrodan belgelediğim sayıdır. Daha sonra Yaşayan Bursa’da devam eden bu ultrasonik kariyerim, geçenlerde BRD 2 çıkması ile yine bir meyve verdi. Ve fakat ben meyve sevmem…Buradan yola çıkarak bazen aslında söylediğimiz şeyleri kastetmediğimiz kanısına ulaşanlar, yanlız değilsiniz! Ben de o kanıdayım. Mesela” …meyve verdi” deyimini kullanıyorum ama meyve olayım değil. Ya da, diyelim bir ecnebi dostum ile konuşurken “Jesus!!! What the fuck are you doing noob?” dedim ve şaşırma ünlemimi “jesus” yani “isa” diye kullandım, ama aslında ben müslüman olduğum için “Muhammed!!!What the…” diye bir söylem mi olmalıydı bu? Biri bana anlatsa ya.

Bu arada bu sayıdan aldığım paralar ile karıcığıma bir adet karpuz tarlası satın aldım onu da not edeyim. Bugünlerde bir üzgün panda kendisi de…

Süper Outdoor Reklamlar: Türk Reklamcılığına 2 Sürt 1 Dürt Yazısı!

Daha önce 2-3 kez bu tarz yazılar yazdım ve böyle süper uygulamalardan dem vurdum. Demi Moore’dum sonra Cenk Özmercan oldum, saçlarımı maviye boyadım, sıfıra kazıdım, 3 numara saç ektirdim daha sonra balyaj yaptım. Hepsi 20-22 dakika sürdü.

Reklamcılık işinde olan insanların, her meslekte olduğu gibi reklamcılığı yere göğe sığdıramadıklarını görünce eskiden her ders kitabının ilk ünitelerinden  “Vatandaşlık Bilgisi’nin Önemi ve Diğer Bilim Dalları ile İlişkisi” falan gibilerin tırtmasyon kısmını hatırlarım. Her kitapta vardı bu. Ders ne ise o, o kadar önemli idi ki bunun altını çizen bir bölüm vardı. Ama reklamcılık asıl üründen çok, o ürünü yıkama yağlama kısmı olduğu için, kendini yıkayıp yağlarken bence epey komik durumlara düşebiliyor. Öyle önemli, böyle önemli, ama sonra ne oluyor? Kalkıp 2 ilan, 2 billboard yapılıyor. Pıffffssssstttttt…. sesi bu işi küçümsememdeki o alaycı dokuyu resmetsin kulaklarınıza!

Benim işim olmadan önce bu iş, ben pek billboardlara bakmazdım. Gazetenin arka sayfası tam sayfa reklamsa, bakmadan direk öbür gazeteye geçerdim. Cover falan zaten direk çıkartılıp çöpe giderdi. Televizonda da reklam çıkınca aynen diğer kanallar zapata!

Sektörde olan insanlar millet ne yapmış diye sürekli bakarlar bunlara, kim hangi billboard’a ne girmiş, hangi gazetede kim kaç sütün falan…ama hedef kitle olan halkın böyle yaşadığını hiç sanmıyorum. TV’de reklamlar çıktı mı anında değiştiriyorlar kanalı, kimse de yollarda billboard’lara bakarak dolanmıyor. Çünkü artık konvansiyonel anlamda reklamcılık bence öldü. Ya da o kadar karamsal olmayayım, komatozda diyeyim.

Hikaye belli, çok hızlı bir şekilde amcanın ilgisini çekeceksin, bakacak sana ilk. Zaten çoğu ilan, daha bu noktadan eleniyor. Kim baksın senin ilanına, aynı bokun lacivertinden 1000. tasarımına…Hadi baktırdın, 5-10 saniyen var en fazla. Ne satıyosun, ne diyosun, derdini anlat, bu arada ilginç ol, 2 gülümset falan… Ne yazık ki aile şirketlerinin, ve kurumsallaşAmamanın mekke’si olan Yeşil Bursa’mızda müşteri 1000 tane şeyi dar alana sığdırmak isteyecektir. 30 tane ürünü koyduracaktır ilana, bununla da savaşamazsın, çünük o parayı verendir, o altını bulandır!

Ayrıca daha önce bir sürü reklam verdiği, ve senden önceki reklam ajansı tarafından “Bilmem ne hanım, siz bu işi çok iyi biliyorsunuz, eee tabi bu kadar zamandır, bu kadar reklam vere vere çözdünüz bu işi” gazı verilmiş müşteriniz de bu söylenenleri gerçek sanmaktadır. O bu işi bilmektedir, siz grafikersinizdir, hatta ne grafikeri, stajersiniz stajer!

Ulan durduk yere yine ciddi bir yazı yazdım ki, bazen birisine sinirlenip yazarım böyle yazıları, bu öyle olmadı. Baktım şu posta konu olan outdoor uygulamalara ve bizi düşündüm, Bursa ve hatta Türkiye reklam dünyasına, içimde bir acıma hissi oluştu. Gerçi İstanbul’u pek bilmiyorum o yüzden o kadar coşmayayım ama İstanbul’da da böyle uygulamalar görmedim pek açıkçası, yine de ben bildiğim Bursa’mdan devam edeyim.

Ya da ne edecem ya, sıkıcı…Bursa’da da böyle akıllıca uygulamalar görmek istiyorum artık sadece. Ama biz ancak ilan yaparız, raket yaparız, totem yaparız, sonra da kendimizi bi bok sanarız. Müşteri de hala parayı adete verdiğini sanar. Tasarım nedir ki zaten? Adamın eline 20.000 tane booklet verdin mi herif parayı ona veriyor yani…Pıııffssssttt: Buraya bak da hizaya gel.

Smart Denen Araba’nın Oldukça Smart Reklamları

Daha önce, hangi yazıda olduğunu tam hatırlamasam da, arabalarla ilişkimin 2 basamaktan oluştuğundan dem vurmuştum ve demiştim ki, araba dediğin 1) gitsin, 2)kliması soğutsun.

Tabi tüketim toplumunda bir sürü ekstra şeyleri eklerler ürünlere ki, daha da satsın bunlar. Şimdi konudan tam kopuk olmasa da biraz kopuk bir şey yazma zamanı.

Bakın bazı insanların rolex saat, ya da markasını bilmediğim ama yine de çok pahalı saatler aldığını biliyoruz. Bir saate kalkıp 15.000 döler dolar veren insan doğumlular var falan. Bu kimselere bir tavsiye vereyim: Araba alın, hem sürersiniz, hem onun da saati var. Genel de teyp/cd çaların falan oralarda olur dikkat etmediyseniz daha önce diye söylüyorum.

Konumuza dönelim. Ürünlere yeni özellikler katarak, ürün farklılaşmasına giden şirketler bunu pazarlama amaçlı yaparlar. Eklenebilecek şeylerden birisi ise eksi büyüklüktür. Yani birşey ekleyecek ürününe pazarlamacı, ama bunu eksi parantezinde yapıyor ve eksi büyüklük ekleyerek arabanın boyunu ufaltıyor. İşte smart arabalar bu işin ağa babasıdır. Böyle “ayy ne şirin” tribine giden ürünler, son 10 yılın reklamcılık trendi olan “beyne değil kalbe yönel eşek gözlüm” yolunun yolcularıdır işte. Biz de bakıyoruz, araba benim çorabım kadar, 2 koltuk falan “bunun içine 25 kilo pandizot koyamam ama ayyy ne şirin” diye alıyoruz, hatta yer kaplamıyor diye 2 tane alıyoruz değil mi? Bence değil gerçi ama olsun, güzel kampanyaları var bu abilerin, ki yazının sonunda da yazının konusuna gelmiş oldum. Buyrun siz de gelin.

%d blogcu bunu beğendi: