Tag Archive | sanat

Telefon Rehberini Alıp Heykel Yapan Adam!

Sonra ev arkadaşım berk ile ben ne kadar saçmalık varsa evin duvarına yapıştırmaya başladık. Bunlardan biri de bizim telefon rehberi diye bildiğimiz, Yellow Pages’in giriş sayfasındaki Jon Lovitz yazısı idi.

Bu yazı kısaca herhangi gerçek bir kitabı yazmış olan bir yazarın o kitap ile ilgili yazdığı bir metindi ama kitap Yellow Pages olunca durum tam da “lan bu amerikalılar ne mal adamlar ya” muhabbetlerine konu olacak cinsten oluyordu. Şu an tam hatırlamıyorum ama Joh Lovitz bazen günlerce uyumadan, yemek yemeden yazdı, yazdı, yazdı… falan gibi laflar vardı. Lan telefon rehberi nesini yazıyosun denyo tıhıhhıı dye gülüyoruz biz. En kült laflarıda fosforlu kalemle çizmişiz falan.

Az evvel bu yazıyı yazmak için o metni bulayım dedim, bulamadım ama ne buldum. Meğer o bir marketing campaign’miş. Meğer böyle bi manyaklık yokmuş. Meğer o hikayedeki mal bizmişiz. Berk bunları okuyorsan sen de sayı ile kendine gel. 1,2,3.

Ama Long-Bin Chen’in tüm bu olanlarla ilgisi ne? İlgisi yellow pages tabi ki. Bu abimiz alıyor rehberleri üstüste dizip bunlardan heykel yapıyor. Buna benzer birşeyler koymuştum bloglarıma daha önce ve fakat bu engelliyor mu? Gördüğünüz gibi engellemiyor. Alın toxelden bakın siz de, elin oğlu ne yapıyor çekik gözü ile, bize de oha demek kalıyor…

Mr.Beam Bana Söyleyecek Söz Bırakmadı!

Bazı günler bazı şeylerle karşılaşırız ve deriz ki, “lan bunu ben niye düşünemedim?”, sanki düşünsek yapacakmışı….bu giriş olmadı. Bi hak daha tanıyın bana.

Tasarık işinde olan insanlar, grafik olsun, mimari olsun, reklamcısı bilmemnecisi, toparlanın, hepimizi osurtturacak bir proje var karşımızda. Aramızda cırcır olanlar varsa onları ayrıca uyarıyorum, bi kaza çıkabilir çünkü bu seyrettiğim şey beni Gargantua ile Pantagruel gibi os-os osurttu! Mr. Beam sen ne manyak bir adammışsın ya.

Kısaca ve çok aşağılıkça özetlemek gerekirse Mr.Beam, adından da anlaşılacağı üzere ışık oyunları yapan bir hiperbol. Projektörlerle yapılan bir takım oyunları Michel Gondry gibi babalardan gördük ama ben böylesini daha önce görmedim, göreni de görmedim, göreni göreni de görmedim, Görene’ye de gitmedim.

Özellikle Gent Işık Festivalindeki çalışması ve Living Room projesi konkav beynimi konveks etti, içini dışına çıkardı, bahçeye indirip çişini yaptırdı daha sonra 2 porsiyon mezgit buğulama ile servis etti, bir boris becker gibi. Dikkat buyrun, anlamlardan ve sıtkı sıyrılmış bir hal almaya başladı metin…ali…feyyaz.

O zaman bloglarımda şu ana kadar yapmadığım bir şey yapacağım ve yazının sonuna video koyacağım! Hem de 2 video birden kuşağı başlatacağım, Kuiper Kuşağı gibi soğuk, bilinen karate-do siyah kuşağı gibi brutal, bornoz kuşağı gibi gerekli…Siper al, kafanı koru, press play on tape.

Burada Gent Işık Festivali

Burada da Living Room

Burada da resmi sitesi / Burada da blogları


Dots & FullStops Üzerinden Sabır=Sanat Denklemini Sorguladım, Kendimi Hırbo Sanmama Az Kala Hak Vererek Sakinleştim!

“En son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim diye bir laf var ya. O nasıl bir laftır allahım? İnsanlar ne diyeceklerini bilmezler mi? Kısacası, en son söyleyeceğini ilk söyleyeceğini bilmiyor musun? Demek ki sen ilk söyleyeceğini bize, en son söyleyeceğin olarak kakalıyorsun” diye söylendi Süat. Nüfus memurunun adını “ü” ile yazmasının travmatik etkileri, kendi ile barışmasını neticelendirdiği 90’ların ortalarına kadar sürmüş ve böyle anlarda tekrar yüzeye çıkmaya hazır bekleyen bir amfibik semender gibiydi. Dişlerini istemsizce gıcırdatmaya başladı. Kaşları çatılmış, burun delikleri her nefesi ile büyüyüp küçülüyordu. Karşısında gittikçe küçüldüm Süat’ın. Bunların başıma geleceğini bilseydim, en son söyleyeceğimi ilk söyleyeceğim falan diye girmezdim söze. Aslında Süat’ı benim karşımda dominant yapan kısmı böyle ani çıkışları değildi. Süat doğuştan 2 sol göze sahip olduğu için onu kırmak istemezdim ben, onunla karşı karşıya kalmak, yüzleşmek, ve gerektiğinde de göt etmek… Ne de olsa sağ gözü yoktu Süat’ın. İsminin ü ile yazılmasını kendi kendine fatura etmiş ve sağ gözü olmadığı gerçeğinden kaçmak adına, kendi zavallı dünyanının asıl sorunu ilan etmişti Süat. Ah salak Süat ah.

En son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim. Bazen “Acaba ben mal mıyım” diye düşünüyorum. Mesela bu yazıya aslında konu olan “Dots and Fullstops” çalışması bir sanat eseri olması gerekirken bence pastırmanın kenarındaki çemenleri alıp bir signal ultra beyaz dişmacunu tüpüne doldurmak ile aynı kapıya çıkıyor. İkiside manyaklık, ikiside çok sabır ister. Peki neden sadece birisi sanat? Belki de, hayatta herşeyde olduğu gibi, bu da perspektif ile ilgilidir. Yani ben yarın, 66.6 kilo kayseri pastırmasının çemenlerini alıp 66 signal ultra beyaz dişmacunu tüpüne doldurduğum enstelasyon sergime kuratör olsam kendim ve birisi gelip “lan ne mal adamsın, bu sanat mı?” dese ona “ben de bazen aynen öyle düşünüyorum” mu derim yoksa “olm sen yandaş medya mensubu musun lan?” mı derim bilmiyorum.

Bu güzel yazının sonunda da dots and fullstops’un bir psikopat gibi, gazetelerden farklı boyutlarda noktaları kesip bir kartona yapıştırıp, daha sonra minareyi çaldık şimdi de kılıfı hesabı “yazının en temel, en basit formu olan nokta” falan gibi laflarla bunu sanat olarak nitelendirilmesi ile ilgili bir paragraf yazmadan bu yazı bitmezdi ama bitti. Sonra ben buraya başka bişi yazdım ama o en son yazdığımı en başta söyledim diye burası boş kaldı, sonra da bu paragrafı yazarak olayı neticelendirdim. Burada ise ayrıntılı bilgi var dots and fullstops ile ilgi dolu.

Insert Coin StopMotion’da 3D Manyaklık!


Evet yüzlerce stopmotion animasyon gördük bugüne kadar. Bazıları sadece stopmotion olmanın verdiği güzellikte ve bu teknikle yapılmanın getirdiği enteresanlıkta kaldılar(benim sakal videosu mesela), bazıları ise işi 3-4 adım daha öteye taşıdı. Ama bugün denk geldiğim bu “insert coin” hem bizim eski c64 günlerimize dokunuyor ama asıl stopmotion animasyonun nasıl yapıldığını bilen adamlar için beyinsektesi yaratıyor. Demir paralar ile o 3D animasyonları yapmak mevlana’da olmayan bir sabır istiyor resmen.

Tuvalet Kağıdı Rulosu ile Heykel Yapan Adam: Junior Fritz Jacquet

Başıma bir pistol dayasalar ve sorsalar hangi rulodan heykel yapacaksın cenk çavuş diye, rulokat rulosundan derim, ama junyör ceket fritz benimle hem fikir değil. Hem sanırım soyadı da ceket diye okunmuyordur, J ya da Je denilip kesiliyordur, çünkü fransızca’da yazdığının tümünü okursan ağzının içine elyaf döküp seni akşam ebesi yapıyorlar!

Evet ben necasetten taharet dönemlerimde çamaşır makinesinin üstünden elime ne denk gelirse, omo olur, ariel olur, helvetica olur hahaha olur mu hiç big babol! Ariel Arial benzeşmesine bir gönderme yaptım sen de diosun ki dio sadosan? Reklamlarla yıkanan beyin kas tutmaz diye bir atasözü var hem. Olsun.

Ever bu arkadaşın web sitesi o kadar sefil ki, link veremiyecem, ya da dur vereyim, elime mi yapışacak? Bir de bişi yapmanı isteyip “ya eline mi yapışacak” diyen tüm insanlara biz sözüm olacak, yapışmayacak tabi ki, ama üşeniyorum lan!

Evet sitesi bir fransız gibi. Maske, deco, sculpture illuminati, monumentales gibi kelimelerden bunları ne olduğunu anlayabiliriz aslında ama tabi bunlar link değil. O yüzden anlasak ne olur anlamasak ne olur?

Son anda aklıma gelen bir soru ile bu yazıya son verirken birazdan söyleyeceğim sucuklu tostu hayal ediyorum. Diyelim ki tourette sendromumuz var ve 3 kelimeden birini küfür ederek kullanıyoruz. Bu yazıda da oluyor mu? Turet bi abimiz yazıda da turet mi? Bunu bi düşünün.

Evet tuvalet kağıdından heykellerin linkini vererek aramızdan ayrılmışem.

James Reynolds: Son Yemek ve Diğer İşler

Çok korkunç birşey olsa gerek idam edilecek olmak, ve ben korkunç şeyleri sevmediğim için işin o kısmına değinmiyorum. Zaten kimi idam ediyolar? Haketmişti piç, gibilerinden de olayı haklı çıkartarak kendimi iyiden iyiye rahatlatıp, bi de üste çıksam mı, “asmayalım de besleyelim mi?” gibilerinden…dar alan ciddi notu buldum yatağımda bu sabah, ki idama karşı bir insanmışım.

James Reynolds ise en ünlü işi olan “Son Yemekler” fotoları ile ünlü bir miktar ama ben asıl lastik bant ile şarkılar çaldıran çalışmasını daha beğendim, ama sonra düşündüm, bu bloğu günde 250.000.000-250.000.003 kişi okuyor, kendi zevklerimi öne almam çok bencilce olur dedim ve yine de bu son yimak resmini koydum, hatta yazının adını bile öyle yaptım, daha ne yapayım lan? Ha? Daha ne? Artis!

Son olarak ben idam edilecek olsam son yemeğin ne olsun deseler, acaba ne derim? Lan ben yemek falan yiyemem idam edilecek olsam. Ayrıca idamı kabullenmeyerek olmadık işlere bile imza atabilirim, yani idam edeceklerse beni, mücadele etsem ya, paso girişsem güvenlik görevlilerine, nasıl idam edecekler o zaman? Dert olsam, tasa olsam onlara, akşam eve gidince “ulan bugün bir manyak vardı, idam edemedik resmen, yarın bir daha deniyecez” dedirtsem karısına bu heriflerin? Evet bence son anda böyle bir mücadele komik olabilir. Yemek olarak ise 3 kangal sucuk, 3 kangal köpek, 3 kangele isterim sonunda. James’s gel sen buradan.

Tipografik Porte Örnekleri (ve Nasıl Yapılır Video Tutorial)

Değerini çok sonraları anlayacağım tipografik elementler, o zamanlar benim için “koy götüne, bas arial’i” tarzı yaklaşımlar sergilediğim, bildiğin malkoçoğulluğu yaptığım, hakkını veremediğim, özünü ememediğim kaynaklardı” dediğimi hatırlıyorum. O zamanlar hayatımı düello yaparak kazanıyordum. Her zaman solak olmamı bir avantaj olarak kullanmak istedim, ama kullanamadım, çünkü solak değildim. Olmadığım şeyleri içine yazdığım kara kaplı defteri dolduralı da çok oluyor zaten. Zaten’leri içine koyduğum bohça da, oldukça bolca. Bolca kıyafetim de yoktur benim, bilir misin sevgili martı? Uzaklarda uçan ama, bir o kadar da pespaye, bir o kadar da Quebec yolcusu gibi, ve sonu gelmeyen cümleler… Edebiyat ile dalga geçsem bana kızar mısın dağdan gelen beti benzi atmış çocuk? Ya da hafleri bir birine bir lego misali taksam, bazılarını yalnış yapsam? Anlar mısın beni tümörümsü takipçi? Kaçmak aslında sana koşmaktır, ya da zamanı durdurup da seninle yaşlanmak istiyorum gibilerinden ilk etapta çok etkileyici gibi duran ama aslında içi boş cümleleri kendime konvansiyonel savaş başlığı yapsam?

Zaten soru işareti yasaklansa, yazıda artisliğe yatılan cümlelerin bir çoğu töhmet altında kalmaz mı? Belki de, belkilerle yoğrulmuş diğer anlamsız cümlelerin sonuna eklenen 3 nokta kaybolsa, ne yapacak pepe yazarlar? Kim bilir? Ben bilirim aslında, ama çok bilmişleri kimse sevmez dedi bir çoban bana, salatasını yaparken; umarsız, boşvermiş, adamsendeci bir tavırla… desem de inanma, diye bir laf vardı. Son olarak çukurcuma diye de bir yer var Bursa’da.

Bak burda çok güzel tipografik portreler var. Burada bir ders, burada da başka bir teknikle bir diğer ders var.

Nick Gentry: Floppy Olsun, VHS olsun; Bunlar Bana Kanvas Olsun Diyor!

Resim sanatını çuhaya yapan insanlar için şimdi söyleyeceğim şeyleri söylemem zor olurdu çünkü çuha bir media değildir! Ama floppy öyle midir? Öyle değil midir? Öyle olsun.

Bir bilmece mi ne vardı, içine koydum dolmadı, dışına çıktım doymadı falan gibi bişeydi. İşte bu da öyle bir durum gibi, sanki.

Eski bir amigacı olarak bu soyu tükenmiş floppy’lere bakıyorum da, benim evde dolabın üstünde hala duruyor bunlardan yüzlercesi. Acaba ben de böyle bir olaya mı girsem ? Ama yok lan belki bi gün amigayı indiririm ordan, takarım modülatörü TV’ye diye yapamıyorum. Ama Nick Gentry’nin böyle sorunları yok. O eline geçirdiği floppy’nin üzerine ekliyor sanatlarını. VHS kasat , poloroid falan da dinlemiyor. İçine koyacabileceği media’ları alıp, dışına koyuyor datayı resmen ! Al sen de göregel.

Sarah Illenberger, Ne Yaptığını Tam Olarak Söyleyemesem de Süper Şeyler Yapıyor

Müzik, resim, edebiyat…

Konvansiyonel dallarda sanat yapmanın çok kolay bir yanı var, o da şu: Ne yapacağın belli. Edebi bi eser mi yapacaksın? Yazacaksın. Net.

Ama mesela bu yazıya konu olan Sarah ablamız, ki kendisi 76’lı olduğu için aslında niye ablamız oluyorsa?, herneyse, bu ablamız işte günlük hayat objelerini alıyor ve bunları bir takım şekillere ve hatta şemallere sokuyor. Tam burada bir ara vermek istiyorum.

Bu yazıyı yazarken rahmetli Dimebag Darrel ve tayfasının Rebel Meets Rebel projesini dinliyorum ki, bunu country müziğinin olabilecek en heavy hali olarak özetleyebiliriz, gazlı bi trip ha. Tavsiye edeyim onu da aradan.

Herneyse klasik sanat dallarında ne yapacağının netliğinin verdiği basitlikten bahsetmiştim yazının girişinde, sonra bazı farklı şeylerden bahsettim, artık geri dönüp ortalığı toparlama ve süper bir cümle ile yazıyı bitirme dakikalarının yaklaştığı günler bunlar.

İşte Sarah Illenberger kalıbımı basarım ki, böylesi kalıpların dışına çıkmaktan ve kalburüstü işler yapmaktan, işini dijital ortamlarda kotarmaktansa el emeği ile yapan; noktalı virgülü koyduğuma göre biraz ipimi koparabilirim, mesela konuşurken aniden farklı şeyler söyleyebilmek ne güzel ama yazarken bir özne yüklem bütünlüğü falan olmalı ya, hay ben öyle zorunluluğun diye başlayan bir cümle kurmayacağım, ama kuracak biri olursa o da ben olabilirim diye düşünmenizi kınamam, ki Sarah Illenberger abla’nın işlerine! bakın, ve hatta sitesini ziyaret edin.

The Endless Mural bir HTML 5 Akıncı Gücüdür

HTML 5 gelecek, flash’ı öldürecek yazılarından ve bunlara benim köpek köpek güldüğüm ve duyguları ve hatta karakterleri ile oynadığım yanıtlarımdan bana bile gına geldi sevgili erenler. HTML 5 gelecek tabi, 4 gözle bekliyoruz, ki şu ana kadar olan olaylar bende %18 umut, %70 hayal kırıklığı, %2 ulan acaba mı? ve %10 koy götüne tarzında hisler uyandırdı. Ama daha iyi olacak biliyorum. Daha henüz çok toy ve adam gibi uygulayanı da çok az ve hatta browserlarımız bile tam hazır değil. Şu ana kadar gördüğüm örneklerde en sık yaşadığım “hayal kırıklığı” CPU’ya olan abanması html5 arkadaşımızın. Sıklıkla flash için duyduğumuz bu suçlama ile, multimedia araçlarını full kuvvet kullanmaya başlayan ve daha başlar başlamaz bu durumdan nasibini alan html5’de karşılaşıyor. Yani demek ki neymiş, suçlu flash değil, flash ile aynı anda 86 şeyi anime eden arkadaşlarımızmış değil mi?

Herneyse, Endless Mural ise kolay bir arayüz ile bazı tasarımcıların görsellerini kullanarak ve bir takım algoritmalar ile bu görsellerden bir patern oluşturarak abstract sanatsal oluşumlar yaratmamıza olanak sağlayan ve hatta bununla ilgili bir de yarışma düzenleyen bir web sitesidir.

Şu an baktım dexter’ın bu sezon son bölümü hazır ben artık eve gidip olaylara girebilirim ki, tam da bunu yapıyorum şimdi. Siz ise endless mural’da takılın biraz.

Bursa’nın Gündemi Jenerik

Bursa’nın gündemi, nadide ilimiz Bursa’nın kültür sanat vukuatlarının çetelesini tutan ve bu minvalde şebekeleşerek tabiatımızda yer eden supradin gibi bir programdır. Jeneriğinde ise elimi korkak alıştırmadan matte üstüne matte çaktım, bir ara bilgisayar isyan etti, render alıp tekrar matte üstüne matte çaktım.

Juan Osbourne Bir Resim Bin Kelimeye Değer Diyor…

Böylesi tipografi ile görsel üretme tarzı tasarımlar daha önce görmüştüm. Daha sonra Juan Osbourne’un yaptığı işler gördüm ve daha önce gördüklerimi yine gördüm, ama hor gördüm…evet böyle terbiyesiz bir insanım. Ya da sadece ilginizi çekmeye çalışan bir yalancıyım, ya da ilginize muhtaç olduğum hissini uyandırıp maskelerinizden arınmış ve savunmasız bir şekilde bana geldiğinizde ensenize tokatı patlatacak bir Varşova Paktı savunucusuyum. Wikileaks’de benim hakkımda olan dökümanlardan gerçekte kim olduğumle ilgili verilere ulaşabilirsiniz.

Hep duyduğumuz, bir resim bin kelimeye bedeldir tarzı lafları çok ciddiye alan Juan arkadaşımız aslında bir mimarmış ve kafayı bu olay üzerine cozutmuş diye özetlenebilir. ama ben öyle özetleme taraftarı değilim. Ben daha çok bu bedelin nasıl bir bedel olduğuna odaklanacağım, bu bir nominal bedel midir? Nasıl bir bedel bu ? Şu an aniden uykum geldiği için gidiyorum. Burada juan osbourne’un sitesi, burada da bazı işleri var.

Matt Busch Popüler Film Posterlerinin Zombisel Versiyonlarını Yapıyor

Zombi.

Daha hem büyük hem de küçük sesli uyumuna uyamayan bu kelime ne kadar da Türkçe olmuş durumda değil mi? Zombi dedin mi, herkes ne dediğini anlıyor. Zombi bir yaşayan ölüdür!

Tabi bunun ne demek olduğunu anlayan insan sayısı daha az. Nedir yaşayan ölü değil mi? Evet nedir hakikaten? Ben de bilmiyorum. Bildiğim şu, sinema bize farklı türlerde, farklı davranış tarzlarında zombiler sundu. Bunlardan bazılar oldukça mal zombilerdir. Dakikada 10 metre gidebilme hızında, zeka namına minimalist yaklaşımlarda olan, sorunsuz zombilerdir. Ama birde hızlı, atik, sportmen zombiler vardır. İşte bunlar problem yaratabilir hayatımızda. Mesela “28 Gün Sonra” filminin zombileri bugün koysan bir Barcelona, bir Manchester United takımında oynayacak kondisyona sahiptirler. Her teknik direktörün kadrosunda görmek istediği türden zombilerdir bunlar.

Bu noktada aklıma şu soru geliyor. Mesela obez veya kalp sorunları olan bir zombi böyle ayarsızca koştuğu zaman ne oluyor ? Ölecek hali yok. O zaman belki de bu zayıflamak için Sibel Can çimen suyu diyeti falan gibi birşey olabilir. Hem zombi olduğun zaman insan beyni yemek zorundasın onu da fazla bulamazsın demek ki zorunlu bir diet içine giriyorsun. Bak şu an bunun süper bir fikir olduğuna inandım ve cenk özmercan zombi diyeti diye birşey buldum: “Zombi ol, zayıf kal”

Herneyse Matt Busch arkadaşımız ise popüler film posterlerini alıp, fotoşopla değil, eliyle zombileştiren bir sanatsal dışavurumcudur. Buraya sürtersen meeaauzunu görebilirsin internetinde.

Gökyüzünden Harfler Yapan İnsan Olmaz Olur mu?

Lisa Rienermann Barcelona’da geçirmekte olduğu bir sömester esnasında başını kaldırıp havaya bakıyor ve binalar arasındaki negatif alanda gökyüzünün Q harfini oluşturduğunu görüyor ve eğer Q varsa diğer harflerde bir yerlerde olmalı diye düşünüyor ve kendini yola vuruyor. Sonra bütün harfleri buluyor ve bu aşk hikayesi böyle başlıyor. Sadece, aşk hikayesi falan yok, ne diye öyle yazdım bilmiyorum :P

Ben sana buradan bakan biri olamazsın demedim, bayındırlık ve iskan bakanı olamazsın dedim, dedi bana Dominique abi.

Romain Laurent: Fikirbaz Fotograflar…

Teknolojinin dramatik olarak değiştirdiği bir meslek fotografçılık. Analog zamanların, filmli zamanların, kimyasallarla, baskı ile, manuel yapılan işler ile öne çıkan artıları artık bir miktar photoshop bilgisi ile ikame edildi ve fotografçılık artık iyi kamera+dikkat edilmesi gereken ve 10 dakikada özetlenebilecek bazı kurallardan mütevellit hale geldi. Ayrıca 1000 kez deneyebilirsin aynı pozu, nasıl olsa film derdi de yok.

Zaten kendine fotografçı diyen bir adamın bilmesi gereken kuralları bir kenara bırakırsak olay iyi kamera+iyi photoshop bilgisine dönüşmüş durumda. Ama bu digital değişim sonucu ortaya çok daha ilginç bir zorunluluk çıkmaya başladı o da şu: fikir’in önemi. Yani aslında “fotografçılık öldü yaa, olay artık photoshop” diye ağlanan eski kafaların farkına varması gereken “aslında olay kolaylaştı” ve ortalama bir digital kamera ile ve iyi bir fikir ile çok güzel sonuçlar elde edilebiliyor. Tabi “commercial” olarak kullanılacaksa, o “commercial”lığı sağlayacak makinelerin gereksinimi ayrı bir olay ama ortalama insan için, iyi bir fikir belki de bu değişen sanata yönelmesi için bir çok kapıyı açan bir anahtar olabilir.

Herneyse konu aslında eski vs. yeni fotografçılık değil. Konu Romain Laurent’in fotogaflarına baktığım zaman hissettiğim “lan çok akıllıca be” hissi, ki kendisini bazı tasarım bloglarında “eğik fotografları” ile ilk defa gördüm. Sonra sitesine bakınca bir sürü fotografı “sadece güzel gözüken kareler”den daha da öteye taşıdığına tanık oldum. Hem kişisel, hem de çeşitli işleri için bakın sitesine.

Fred Eerdekens’in Gölgesel Sanatları Beni Derinden Yaralıyor.

Şu an bir emo durumundayım! Emo olmadım ama bu duruma düştüm, aynı Ahmet Çakar’ın “Ben size aptal demedim, aptallık yapıyorsunuz dedim” tarzı bir durum yani…

Peki neden emo oldum? Sebepler 2 türlü. 1.si Morbin Angel’ın Blessed are the sick albümünün In Rememberance diye bir şarkısı var ki, çok duygulandım tam bunu yazarken denk gelmesine ve emo olmam arttı. Asıl emo olma sebebim ise şu yukarıdaki imaj’daki şeye bakmak ve Türkiye’de böyle şeylerle ilgilenilemiyeceğini bilmek. Biz Türk’ler böyle sanatlarla ilgilenemeyiz, ya da üniversite zamanı falan belki ilgilenebiliriz, sonra olmaz.

Ama siktiret bu emolukları ya, youtube’lar açıldı lan. Vay vay vay gerçek bir ülke gibi davranıyoruz ne kadar güzel. Demokrasi, liberalizm falan gibi konuların, nasıl olduğunu anlamadığım şekilde bayraktarı olan AKP hükümetinden gördüğüm ilk gerçek liboş hareket diyecem ama kapatan kendileri idi. Yıllar yılı bizi iran, çin falan gibi youtube yasaklı ülke olarak tutan kendileri idi. Bu utanç kendilerinin idi, temizlendi, iyi oldu. Bir de şu Telekom’un satışı tamamen olsa, ve ülkeden satılsalar bunlar, yani Türkiye’de olmasa artık türk telekom. Lübnan’da falan olsa…bizim insan gibi internetlerimiz olsa….

Fred ile ilgili de yazacak pek bişi yok, arkadaş modern sanatçı ve bakın linkinden bazı çok güzel ve akıllıca işlere imza atmış, biz de olsa özel bir şirkete kapağı atardı, ki biz de atmaların makbulu budur. Bakın burada.

Jenny Odell: Uydu Fotografları ve Sanal Dünya Turu’nun Ardındaki Silüet (yazmak sureti ile silüet kelimesini kullanma hazzı yaşatan yazı)

Bu mesleğe adımımı atar atmaz, Bursa’lı reklam verenin ve tanıtım filmi yaptıranın, ki bunlar genelde aile şirketleridir, coğrafya ve astronomi ile olan ilgisini saptamıştım. Kısa sürede yaptığım bu saptamada bana yardım eden bir veri vardı, o da şu: Bu insanlar dünya görseline, ilüstrasyonuna, animasyonuna, uzaydan dünyaya gelip oradan da Türkiye ve Bursaya ve fabrikalarına zoom yapılması konusunda tabiatı açıklanamaz bir arzu içindeydiler. Logolarda, ya da logo animasyonlarının bir yerinde dünya şekli şemali olmazsa olmaz idi. İlgiyle izledim. Bazıları içinde bu arzu edilen dünyalı animasyonlardan yaptık, payımıza düşen kadarını yani…

Google Earth ile çıktığında elimde bir adet sucuklu tost vardı. İçini açıp kalınca dilimlenmiş sucuğa “İşte bu halkıma ilaç gibi gelecek olan gerekli uzay-dünya animasyonlarında bizlere yardımcı olacak bir program olacaktır” dedim ve sucuğu çeneme yapıştırdım. Sıkıca bastırdım ve suyu aktı, daha sonra amuda kalkıp o suyu içtim. Afiyet oldu.

İşte Jenny arkadaşımız ise google earth fotolarından bir takım ipe sapa gelmez şeyleri dekupe edip, gruplamış ve 24×24 inç boyutlarında “Satellite Prints” diye bir sanatsal arayışa girmiş. Ben kendisini bu çalışması ile buldum ama sitesinde bana daha ilginç gelen bir çalışmasına rastgeldim. Yaptım bunu.

Jenny kalkıp bir dünya turu yapmış, ama internetlerde! Ve bununla ilgili 272 sayfalık bir kitabı bulunuyor kendisinin. 125 dölara satılan kitabı buradan alabilir ve 25 sayfasını preview edebilirsiniz. İnternetlerde gittiği yerlerle ilgili yüzlece sayfa yazı okuyup, youtube videoları seyrettikten sonra, oraların fotolarına kendini photoshop ile ekleyerek yazdığı bu kitabı ben 2010’un en iyi fikri olarak nitelendiriyorum. Niye diyeceksin?

Ben bir yerlere gitmeye uyuz olurum da ondan! Yok onu görelim, yok buraya ziyaret yapalım falan eeeaaaaaahhhh. Zaten yola da uyuz olurum. Gittiğim yeri bilmemeye uyuz olurum, orada nerede yemek yiyeceğimi bilememeye uyuz olurum, kakam gelince nereye sıçacağımı bilememeye uyuz olurum.

Bi yere tatil diye gittin mi ne kadarını göreceksin olm lan? 2-3 ünlü yerini….eee ? Ne oldu yani şimdi? Hawaii’ye gelip Ala Moana’da, Waikiki plajında dolanan turistlerden olacaksın. Ulan asıl güzel yerler buraları değil ki? Buralar milletin bildiği turistik yerler. Sen Old Pali Highway’de gel benle bambu ormanına gir, Big Island’da Waipio Bay’e gel, Waimea Bay’de gel kayalardan atlayalım ama bunu turistler yapamaz. Niye ? Çünkü 1 hafta geldiğin yerde sen en düz yere gidebilirsin abicim. Bulamazsın asıl güzel yerleri. O zaman da bir yere gitme ile ilgili hiç bir anlam kalmaz bence. Yine %100 haklı olduğumu görmek güzel.

Burdan buldum / Jenny’nin Sitesi / Kitap

Pei Sun Ng: Kibrit Sanatları…

Şimdi diyelim dünyanın en klişe 24. şeyi olarak belirlenmiş, merhaba ben Bond, James Bond tribi yapacam…ama soyadım Ng! Bu ne dramatik bir durumdur. Böyle şeyler es geçilmez ve insanın üstünde etkisini bırakır sevgili R2D2. Size R2D2 diyebilirim inşallah…

Şimdi bak R2D2, bu durumun travmasını üstünden atamayan Pei Sun ise kendini ve hislerini ifade edebilmek için tabiki 2-3 şey yapabilir ki bunlar: a) Bol bol sake içip kendini en yakın yakuza organizasyonuna atma, b) UCLA’da moleküler hücre gelişimi okumak ya da c) sanatsal dışavurum.

Pei ise inanmazsınız, hem b hem c şıklarını gerçekleştirmiş. Taiwan’da doğup, LA’de büyüdükten sonra mimari tasarım, multimedia ve bir takım sanatsal tripleri kendine bayrak edinen pei 22. yaş gününde “köküne kibrit suyu” adında bir sergi açmış diyip de yalan söylemeyim son anda. Siz bakın onun kibritlerine. / Burada da şahsi sitesi

100 Milyon Ay Çekirdeği ile Sergi…

Evet Çin yapımı ürünler uygar kapitalist dünyayı kendi silahı ile vurmuyor mu? Evet, vuruyor. Evet, evetle başlamak cümleye çok saçma evet ama evet demek ağıza pelesenk olmuşsa ne yapacaz, evet?

Hayır, sen yere 100 milyon çekirdek koyan bir kuratörsen o zaman da bu halk için mi sanat için mi diye sorarlar, yoksa hayır işi mi bu? Hayır, hayırla başlayan cümlelere “bu da bi saçmalık değil diyenlere” katılmıyorum, ama yoo hayır yalan söyledim. Arka arkaya hayır diyebilmek için bu saçmalığa hayır dedim, ki aslında fikrim “evet”di…mahalle baskısından korktum hayır dedim! O-HA! Nasıl siyasi yazı yazıyorum, kendi kendimin aklımı çıkartıyorum ho ho ho.

Evet Ai Weiwei Çin’li bir sanatçı ve kuratör ve Londra Tate Modern’s Turbine Hall’da vatandaşlara çok enteresan bir sunum yapıp, yerlere 100 milyon el yapımı porselen ay çekirdeği seriyor. Tek tek 100milyon çekirdeğin yapımında 1600 Çinli abla çalışmış, ve bu ne manyaklıktır derseniz, işin altında bizde ay çekirdeği olarak bilinse de gavurların Sunflower (güneş çiçeği – ki güneşe aydan çok benziyo valla :D) dediği bu tohumların açılıp güneşe yönelmesi falan gibilerden derin anlamlar var. Ben daha çok işin manyaklık kısmındayım ama videosunu seyredince işe olan saygınız artıyor.

Zaten biz de halk olarak severiz bu çekirdek işini. Son anda komik ayrıntı, amerikada çekirdek alırsanız, paketin arkasında nasıl yemeniz gerektiğini anlatan talimatlar var, baş parmağın ve işaret parmağınla tutup ucunu ağzına sok falan diye thtehehehe. Burada da linkimiz.

 

James Kuhn: Suratını Kanvas Etmiş, İzleyenleri Manyak Etmiş…

Böyle garip şeyleri kendime olay belleyip bir manifesto yazmanın zamanı geldi. Manifesto: Acayip ve ilgi çekici ise +rep dostum ve klavyene sağlık!

Haha bu tür söylemler bana aylar önce vaadettiğim Türk’lerin türlü forumlarda yazdığı komik şeyler ve signature’lar yazısını hatırlattı ki yazamadım onu hala. O yüzden kendime -rep veriyorum!

Herneyse bu James çok enteresan bir abimiz ki suratına boyadığı şeyler öyle böyle değil. Bildiğimiz düz facial painting yapmıyor yani. Anlatılmaz görülür tarzı bir durum oluşturuyor ki bir videosu var kesin bakılmalı. Dur şuraya linkini nakşedeyim. Burada da flickr’ları var.

%d blogcu bunu beğendi: